| |
|
|
|
|
|
| |
|
| |
|
|
| |
Kirmikir'den
SÜTAŞ'a bir savaşın öyküsü |
| |
| |
|
Bursa Defteri: Sayın Sadık Yılmaz,
bize önce ailenizi ve özel geçmişinizi anlatır mısınız?
Sadık Yılmaz: Ailem, Lozan mubadelesinde
Selanik'in Drama kazasından gelerek once Aydın'da, daha sonra Karacabey'in
o zamanki adıyla Kirmikir (Harmanlı) köyüne yerleşmiş. Babam, yerleştikten
iki sene sonra köy ihtiyar heyetine girmiş, sonra muhtar seçilmiş;
on yedi yıl muhtarlık yapmıştır. Bu muhtarlık dönemi içinde on bir
köyü bağlayan bir köprü yapılmasına ön ayak olmuş, hatta köylüler
tencereyi-tavayi satarak katkıda bulunmuşlar bu köprü inşaatına.
Özetle çevrede saygınlığı olan iyi bir idareci olarak tanınmış.Babam
çiftçilikle beraber geniş çapta hayvancılıklada uğraşmıştır.
|
|
|
| |
O
gün için geçerli olan koyunculuktur. Particilik çıktığı zaman Demokrat
Parti'yi kurdurmak için çok uğraştılar, o zaman ben de yetişkindim
hatırlıyorum. Ama Rumelili, Atatürk'ün memleketinden olduğu için
Halk Partisi'nden dönemedi babam. Ondan sonra Demokrat Parti'nin
seçimleri kazanmasının ardından 1952'de muhtarlığı bıraktı; bağdaşması
mümkün değildi.Biz beş erkek iki kız kardeşiz. Babam ileri görüşlüydü,
hepimizi okutmaya çalıştı.
Bir kardeşim doktor, Amerika'da oturuyor, kendi kliniği var, 35
senedir serbest çalısıyor. Diğer kardeşlerim ticaretle uğraşıyorlar.
Ben lise birde iken tifo hastalığına tutuldum. Çok ağırdı durumum.
Bir ay falan hastanede yattım. O günün koşullarında tifo hastalığı
çok ağır ve önemli bir hastalıktı. Bu hastalık nedeniyle okul hayatım
sona erdi.
Bursa Defteri: Ticarete nasıl ve ne
zaman atıldınız?
Sadık Yılmaz: Babam, beni yaz tatillerinde
yakın dostumuz olan ve Karacabey'de manifatura mağazası bulunan
Kırımlı Mustafa Efendi'nin yanında çalışmaya gönderirdi. Hastalı
yüzünden okul hayatım sona erince –doktor 1 sene okula gitmememi
önermişti-, boşlukta kaldım.Gencim, 15-16 yaşındayım, kısa sürede
toparladim kendimi. O sıralarda babamın bir
dostunun oğlu, liseyi bitirmişti. Babası Karacabey'de oğluna bir
tuhafiye mağazası hazırladı. Arkadaşım olduğu için, ben de o mağazanın
açılış hazırlıklarına yardımcı oluyordum. Fakat her nedense bu işten
vazgeçtiler. Konuyu biliyordum Bu noktada bir uyanıklık yaptım.
Babama, bu mağazayı bana tutun, ben bu işe gireyim, dedim. Fakat
babam sert çıktı, istemedi. Ben, hastalığımı da koz olarak kullandım
ve babamı ikna ettim. Böylece 1946 yılında ilk olarak tuhafiyecilikle
ticaret hayatıma başladım. Bu arada babamızın hayvancılık işi de
devam ediyordu. Önceleri köyde oturuyorduk, daha sonra Karacabey'e
taşındık. Bu arada babam rahatsızlandı, deri kanserine yakalandı.
Sonra ameliyat ettirdik, İngiltere'ye gönderdik tedavi için, ama
ömrü vefa etmedi. 1962 yılında 62 yaşında vefat etti. |
|
|
| |
Bursa Defteri: Sütçülüğe
nasıl başladınız?
Sadık Yılmaz: Bizim sütçülüğe geçmemiz
çok enteresan. O günlerde Bursa'nın en eski ve güçlü iki süt imalatçısı
vardı. Bu iki firma, Bursa ve çevresindeki sütçülüğü idare ederlerdi.
Bu bölgede o zaman inek sütü yok, koyun ve keçi sütleriyle çalışıyorlardı
- hemen belirtmeliyim, inek sütünü benim çaresizliğim başlattı.
Bu iki firma ihaleleri alır köyleri bağlardı. Bizim de hayvancılıkla
ilişkimiz olması ve babamın muhtarlığı dolayısıyla, bu iki firmayla
ilişkimiz, birinin sahibiyle de dostluğumuz vardı. Babam onun bölgedeki
işlerine yardım ederdi.
|
|
|
| |
|
|
| |
Süt
de veriyoruz, bizim köyde bir de mandırası var. Böyle ilişkiler
içerisindeyiz. Bu kişi 1958'de babama telefon ediyor; diyor ki:
"Hara sütlerinin ihalesi var. Git bu ihaleyi benim adıma al."Bunu
şunun için istiyor: Bu iki büyük firma birbirlerine rakip ve senelerden
beri Hara'nın süt ihalesini rakip firma alıyor. Bu ikisi hem arkadaş,
hem dost, hem de rakipler. Ne olmuşsa kapışmışlar, babamın dostu
olan da süt ihalesine girip alacak. Kendisi gidemiyor, babamı gönderiyor.
O gün geçici teminat olan yirmi beş bin lira yatırılıyor. Babamla
birlikte Hara'ya gidiyoruz. Sütün litresinin muhammen bedeli altmış
buçuk kuruş. Yetmiş küsur kuruşa bize kaldı.Bir miktar koyun sütü,
dört ton inek sütü var. Ertesi sabah saat 11.00 falan, babam yazıhanede,
ben de tesadüfen oradayım. Bir telefon geldi. Babam telefonla konuşurken,birden
kapkara oldu. "Ben, Kirmikirli Celaleddin'in arkadaş"
dedi ve kapadı telefonu. Sonra anlatmaya başladı. Akşam rakip firmanın
sahibi, bizim adına ihale kazandığımız dostumuzu götürmüş Çelik
Palas'a, kafaları çekmişler. Anlaşmışlar, patron, "Ben yarın
telefon ederim, sütleri iade ederiz" demiş. Fakat sütler, Kirmikirli
Celaleddin'in üzerine alındı. Sabahleyin dört ton süt, ne kap var
ne kacak; ne usta var ne çırak. Yolu yok, Kirmikirli Celaleddin
Hara'dan sabahleyin dört ton sütü alacak. Teminat mektubu verilmiş.
Bizim sütçülüğümüz işte böylece başladı. Babamın mandıra işlerine
dolaylı olarak aşinalığı var. Ustaları çağırdık. Bir arkadaşının
kapalı mandırası var onu açtırdık. Yani zorunlu sütçü olduk. Çünkü
ihaleyi bir yıllığına almak zorundayız. Önce ne yaparız diye düşünmeye
başladık. İnek sütünden ne olur? En rahat kaşar olur. Başladık kaşar
üretmeye...
Bursa Defteri: Yani o zamana kadar
koyun sütümü işlenirdi çevre mandıralarda?
Sadık Yılmaz: Genellikle öyle idi.
Bu macerayı da anlatacağım. Yirmi sene benim elimden Hara sütünü
alamadılar. Yirmi sene sonra Ankara'da Balkanerler var. Onlar geldiler.
Fazla para verdiler, biz çekildik. Şimdiki fabrikanın olduğu yerde
rahmetlik İnegöllü Mehmet Kaptan Mehmet Özsaraç ve kardeşi büyük
damlar yaptırmışlar; inekçilik yapacaklar -sonra vazgeçtiler, yapamadılar-.
O damlar boştu. İlişkimiz olduğu için Özsaraç’ı çağırdım ve konuştuk.
"Bu damları bana vereceksin" dedim. Damları aldık, kendimize
göre düzenledik. Çünkü Hara'dan çıkardılar bizi, biz orada güzel
mandıra yapmıştık, imalathane olarak. Hara arazisinde olduğu için
çıktık, yeni müteahhide devrettik. Biz dışardan da süt alıyorduk
zaten. Böylece kaşarcılığı devam ettirmeye koyulduk. Türkiye'de
kiloluk kaşarı ilk ben yaptım. Pazarlamayı kolaylaştırmak için.
Düşünürseniz o yıllarda koyun sütünün beyaz peyniri var. Koyun sütünden
Mihaliç peyniri var, kaşar peyniri var. Bütün damaklar ona alışmış.
1960 senesinde ihtilal oldu. O sene bütün piyasalar durdu Hara sütü
benim elimde. O sene ben otuz beş ton, on iki kiloluk kelle kaşar
yapıp buzhaneye koymak zorunda kaldım. Zorlandık. Başka çare yok.
Bir de inek kaşarına alışkın değil piyasa, kime satacağız? 1961’
de İstanbul'da, Beşiktaş ve Aksaray pazarlarında kilo kilo kaşar
sattım. Başka çare yok, insanları alıştıracaksın. Elde mal var eriteceksin,
tüketeceksin. Bir yandan da kiloluk kasan düşündüm. Süt satmaya
çalışıyorum bir yandan, işi idare ettirmeye çalışıyorum. Babam rahmetlik
oldu. Kardeşlerim, -kimi askerde, kimi mektepte- hepsi muvafakat
etti. Hiç kimse yan çizmedi. İşleri devam ettirdik. Çok varlıklı
değildik, kendi yağımızla kavruluyorduk.
Ama babamın büyük itibarı vardı. Bu itibarı kullanarak kendimizi
kurtardık.
Bursa Defteri: Şirketleşme ne zaman
gerçekleşti?
Sadık Yılmaz: Önce bir kolektif şirket
kurdum. Kardeşlerimin hepsi dahil. Amerika'da olan kardeşim zaten
babamın ölümünden sonra imtihana girdi ve öğretim üyesi yetiştirilmek
üzere gitti. Devam ettik işlere. Kendi yerimize geçtik. Fakat bu
arada kendimizi de geliştirmek zorunda olduğumuzu görüyorum. Yani
bir pastörizatör, bir separator koymak zorunda olduğumuzu görüyorum.
İşin gereği dayatıyor.
Bu arada kaşar konusunda bir animi anlatayım size. Elimizde dört
beş ton kaşar vardı. 0 zaman Migros'u İsviçreliler işletmekte. Migros'un
eksperi İsviçreliydi. Aklıma şöyle bir şey geldi. Dedim ki bu adamların
damak tadı inek sütüne göre. Ben buna bir götüreyim bakalım, belki
bir iş çıkar. Beşerlik iki çuval kaşar götürdüm. Baktılar, bir sürü
mal var tabii. Aslında pek güvenmiyorum ama aklımda damak tadı var.
Neyse sıra bize geldi. Açtırdılar çuvalı, bir parça yedi. Bir daha
yedi. O zaman içimden "Hah!" dedim "bizim iş oldu."
|
|
|
| |
|
"Alın
bunu götürün, tartın" dedi. Sonradan öğreniyorum, İsviçreli
eksper kasarı tarttırmış parasını ödemiş kendi evine göndermiş.
O damak tadı dolayısıyla benim malın hepsini aldı. O sırada Gima
var, diğer şirketler var. 0 zaman adımız "Yılmaz Kaşarları".
Ankara piyasasında, İstanbul piyasasında mallarımız var.
Bursa
Defteri:
Asıl gelişme 1974'ten sonra oldu, değil mi?
Sadık Yılmaz: Sene 1974 oldu. Türkiye'de,
bir anonim şirketleşme falan diye çabalar var. Ondan sonra da buna
ayak uyduranlar Karacabey'de Beytaş diye bir salça fabrikası açma
teşebbüsünde bulundular. Ben de kendimi yenilemeye çalışıyorum.
O zaman Adalet Partisi iktidarda. Bu şirketi kurarken çalışırken
bizim Halk Partili arkadaşları almadılar o şirkete. Onlar da kızmış.
Ben takip ediyorum olayları; geldiler bana, "Sen de işletmeni
şirket haline getir. Biz de bir fabrika kuralım" dediler. Olurdu,
olmazdı derken, kardeşlerime sordum.
Biz kendimizi yenilemek için bir yola girmiş bulunuyorduk zaten.
O arada ben Karacabey'de Ticaret Borsası'nın, sonra da kapanmış
bulunan Ticaret Odası'nın yeniden kuruluşunda caba harcadım. |
|
| |
Çok
mücadele ettim. Hükümet borsa komiseri olarak Bandırma komiserini
vekaleten yolladı. Cin gibi bir komiser, birlikte borsayı kurduk,
bana çok destek oldu. Epeyce de uğraştık, evrakları belediyede yok
ettiler, Ticaret ve Sanayi Odası kurulmasın diye. Esasında Karacabey'de
1931 yılında Ticaret Odası kurulmuş. 1952'de binasını satmışlar
lağvetmişler. Bütün bu çabalar sırasında arkadaşlarım birde bu şirketleşme
işini ortaya atınca, o yanımdaki komiser Metin Bey, "Abi bu
işi yapalım" dedi, "ben yirmi iki senelik memurluğumu
senin için feda ederim, bu işe girelim" dedi. "Ben senin
yükünü çekemem, ben bu sorumluluğu alamam" dedim. "Arabamı
satacağım, bu işi illa ki kuracağız, ben de içinde olacağım"
dedi. Baktım olacağı yok, adam istifayı basmış geldi. Anonim şirketi
kuracağız. Köy köy, kapı kapı; Bandırma köyleri, Kemalpaşa köyleri,
Karacabey köyleri dolaşıldı. Dokuz yüz küsur, ikişer bin, beser
bin liralık ortaklarla olmak üzere on milyon lira sermayeli bir
şirketi kurduk. Bunun bir milyon altı yüz elli binini, aynı sermaye
olarak elimdeki tesisleri koydum. O gün milletin yüzde sekseni,
bu işin başında Sadık Yılmaz var diye ortak oldu. Tabii bu benim
için büyük bir sorumluluktu. Ama niyetim çok iyiydi. Niyetim başarmaktı.
İlk iki senede basarı sağlayacak olursam, ben o bin kişiden büyük
paralar toplayabilir ve bugünkü düşüncelerimin hepsini tahakkuk
ettirebilirdim. Döviz olmadı, krizlere girdik, bir sürü sorun yaşadık,
ama şirketi kurduk. O zaman bu bin kişiden dört yüz elli bin lira
para topladım. Yüzde yirmi besi tamamlamak için iki milyon lira
lazım. Ama benim başımı tutanlar da var. Rahmetlik Ahmet Barçın,
Ömer Matlı falan, yönetim kurulu oluşturduk. Neyse paranın üstünü
tamamladık ve
halka açık bir şirket kurduk. İnşaata başladık, 1974'te ismini SUTAŞ
olarak belirledik. 1975'te de yeni makineler ve bugün olmayan binalar
yapılmaya başlandı. Fakat Türkiye'de malum krizler var. Ben başarı
beklerken neredeyse duruyorum. İnadımla girişiyorum, pazarım var
ama yine de çark dönmüyor. Ziraat Bankası'ndan kredi talep ettim
olmuyor. Bir gün yine on milyon kredi talep ettim. Ziraat Bankası
müdürleri benim gayretimi görüyorlar, destek olmaya çalışıyorlar.
Talebim yönetimde iyi karşılanmış. Ziraat Bankası'na biraz da borcumuz
var. Bu krediyle borcumuzu ödeyeceğiz, bu arada bize de üç beş kuruş
kalacak.
Kredi talebi görüşmesinden sonra, o sıralarda yönetimde bulunan
Sayın Macit Artukmaç'ın Altınoluk'ta yazlığı varmış, "Geçerken
uğra" demişler. Ben de fabrikadayım tesadüf. Pat diye geldi.
Kendini tanıttı. "Sizin kredi görüşmesi olumlu geçti. Arkadaşlar
geçerken uğramamı istediler. Hem sizi görürüm hem de tesislerini
görürüz, diye düşündüm" dedi. İşyerini gezdi, beni dinledi.
Sonra, "Oğlum, sen bu işlerin içerisine böyle paralarla nasıl
girdin? Bu ne cesaret?" dedi. Ben, "Girdik işte, bin kişiyi
de ortak yaptık. İşin içerisinden çıkmaya çalışıyoruz. İşi biliyorum,
o heyecanla götürüyoruz" dedim. Beğenmiş olmalı ki, "Tamam
işin olacak" dedi. "Ama başın sıkışırsa yine bana gel."
Bursa Defteri: Böylece işleri yoluna
koymuş olmalısınız...
Sadık Yılmaz: Kredi geldi. Zaten üç
milyonu Ziraat Bankası'na borçtu. Harcandı bitti. Ama biz debeleniyoruz.
Sıkıntılı gidiyoruz. Etrafımızda kimse kalmadı. Sadık Yılmaz tek.
Yanımda bir Metin Bey var, başka yok. Bu ortamda, sermaye artırımına
karar verdim. On milyonluk sermayeyi elli milyona çıkaracağım. Kırk
milyon sermaye artıracağım, ama kime satacağım? Başarılı görünüyorum,
ama üstün bir başarım yok. Cesaret edip de ortak olacak hali yok
milletin. Bu arada Sayın Fenni İslimyeli GİMA'da genel müdürlüğüne
getirilmişti. Beni tanıdığı için, "Filan yerde Sadik Bey var,
kaşar işi yapıyor. Oradan alışveriş yapın" falan demiş. Böylece
GİMA ile iş yapmaya başladık, sonra o ayrıldı, ama bizim münasebetimiz
devam etti. Benim aklıma bu ilişkilerden dolayı GİMA ile sermaye
artırımı geldi. Bu hisselerin belki yarısını belki tümünü onlara
verebilirim diye düşündüm. Gel, hem kazan hem ortak ol. 0 zaman
Ziraat Bankası, GiMA'nın yönetim kurulunda. Macit Bey de bana gel
demişti ya. Doğru Ziraat Bankası'na Macit Bey'e. Beni derhal kabul
etti. Biraz hoşbeşten sonra, "Para mı lazım" dedi. "Hayır"
dedim, "sermaye artırımına gidiyorum."
"İyi yapmışsın" dedi. Ben devam ettim: "Ziraat Bankası
GİMA'nin yönetimini elinde tutuyor. Hem pazar, hem de kuruluş olarak
sermaye artırımının 20 milyonunu GİMA'ya satmayı düşünüyorum. Bana
yardımcı ol" dedim. Macit Bey, bir vurdu masaya, elini. "Ben
GİMA'ya para vereceğim, o da sana ortak olacak öyle mi? Ben [Ziraat
Bankası] ortak olacağım sana" dedi. Ben tabii şaşırdım kaldım.
Bir kıytırık adama Ziraat Bankası ortak olacak! Adam direkt ortaklık
teklif ediyor. "Teşekkür ederim" dedim, "bundan büyük
nimet olur mu?" İştirakler müdürlüğüne telefon etti, "Sana
bir delikanlı gönderiyorum, onunla ortak olacağız dedi. Gittim Cemil
Koç isminde bir iştirakler müdürü var. O da sosyal düşünceli bir
adam.. "Nedir bu durum?" dedi. Ben olayları anlattım.
"Peki, ne kadar ortak olacağız?" dedi. "Yirmi milyon"
dedim. "Yirmi milyon vereceksiniz, yüzde kırkına ortak olacaksınız.
Birde yönetim-denetim var. Bende beş kişi yönetimde, iki kişi denetimde
görev yapıyor. Aslında, üç yönetim benim, ikisi senin. Bir de murakıplar
var. Bir murakıp benim, biri sizin. Ama ben yönetimde rahat hareket
edebilmek için, tüzük değiştirmeden, centilmenlik anlaşmasıyla üç
yönetim size bırakıyorum, iki bana. Denetim de biri size biri bana."
"Yapacak mısın bu işi?" dedi.
"Yapacağım" dedim.
"Peki" dedi. Hemen palas pandıras ortaklık şartnamesi
hazırlandı. |
|
|
| |
Bursa
Defteri:
Yani Ziraat Bankası ile ortak oluyor kurduğunuz firma?
Sadık Yılmaz: Bu arada Bursa, Karacabey
kaynıyor. Ziraat Bankası CHP'li Sadik Yılmaz'ın kurduğu SÜTAŞ'a
ortak oluyor! Yaylım ateşi başladı... Ziraat Bankası yönetiminden
yirmi milyon ile ortak olma kararı çıktı. Devlet Planlama'ya gitti.
O zaman Ecevit hükümeti var.Genç bir grup yeni gelmişler. Gökte
esip, yerde tozuyorlar. Cemil Bey "Git,görüş" dedi, "bunların
ne olduğu belli değil." Bu işin çabuk çıkması lazım. Ben sıkıntıdayım;
çıktım, gittim. Toz aldırmıyorlar. Bir kıytırık adam. Ziraat Bankası'na
ortak oluyor. Banka yirmi milyon sermaye veri yor. Ben anlatıyorum
ama boşuna. Sonunda "Bana bakın bana, dedim. Siz daha dünkü
çocuksunuz, ben kırk yıllık sosyal |
|
|
| |
demokratım,
yirmi beş yıldır Halk Partisi yönetimindeyim. Halk Partisi başkanlığı
yapmışım. Siz ne zannediyorsunuz kendinizi?"Durakladılar, hık-mık
derken toparlandılar. Hazırladılar, onaydan çıkacak. O zaman rahmetli
Sayın Hasan Esat Işık Bey, benimle ilgileniyor, yardımcı olmaya
çalışıyor. Çok nazik adamdı nur içinde yatsın. Nail Bey de var...
Neyse, bizim iş devlet planlamadan çıktı. İmzaya gidecek, müdürleri
imzalayacak. Oradan bankaya gidecek. Bu arada Ecevit Hükümeti düştü.
Demirel, Milliyetçi Cephe Hükümeti'ni kurdu. Alparslan Türkeş hükümete
girdi. Bütün elemanlar değişmiş bir hafta içinde. Ben Nail Bey'e
telefon ettim. Bizim evraklar Devlet Planlama'dan çıktı. İmzada
onları takip et. Bankaya gönderecekler diye. Nail Bey telefon etmiş.
Yeni müdür, "Ben onlara bakacağım" demiş. Kalktım, Ankara'ya
gittim. İştirakler müdürünün yanına. Adam beni görünce kapkara oldu.
"Sen ne bicim adamsın?" dedi. "Evraklar reddedilmiş.
Bütün iş, bitti, al" dedi. Dondum kaldım. "Kim reddetmiş?"
dedim. "Bütün eski adamlar gitmiş, Mahir Kondu adında yeni
bir müdür gelmiş" dedi. Devlet Planlama'ya Sayın Mahir Kondu'nun
yanına gittim, durumu anlattım. "Ben bu işi yapmam, bu iş bitti;
bu işi yaptırsa yaptırsa Turgut Özal yaptırır, sen de oraya gidemezsin,
hiç uğraşma" dedi. Sayın Özal o sırada DPT Müsteşarı idi. Biz
başladık Tarım Bakanı ve ilgili Devlet Bakanı ile görüşüp derdimizi
anlatmaya. Eksik olmasın bazı milletvekilleri ile Hasan Bey de görüşüyor;
"Tamam" diyorlar, fakat netice alınmıyor.
Bursa Defteri: Bürokrasinin işleyişi
tabii...
Sadık Yılmaz: Sonuçta randevu alıp
Turgut Özal'a gitmeye karar verdim. Hasan Bey
randevu aldı benim için, "Sen git, ben gitmem" dedi.
24 Ocak Kararları'nın alındığı gün [24 Ocak 1980]. Kar, kış, kıyamet.
Saat 11.00'de gittim. Beni odaya aldı. Fakat oda dolu. 24 Ocak Kararlan
konuşuluyor. Bekledim. Bir süre sonra, sekreterini aradı, "Bana
Mahir Kondu'yu çağırın" dedi. Ben, "Eyvah bu ada mı çağırdıysa
benim is yattı" diye düşündüm. Mahir Kondu beni görünce dondu
kaldı. Özal ikiletmedi. Adamı konuşturmadı. "Biz yarım kalmış
isleri tamamlayacağız diye karar vermedik mi" dedi. "Yarım
kalmış isleri tamamlayacağız. Müesseselere işlerlik kazandıracağız,
o kadar".
Ben bekliyorum. Benden önce çıksın da beni Halk Partili diye gammazlamasın.
O çıkmıyor, ben çıkmıyorum. Neticede ben çıktım, o da çıktı. Yan
yana yürüyoruz.
"Sen burayı nereden buldun?" dedi, "hem de böyle
bir günde!”
"Sen söyledin" dedim. "Hem açlık somunu buldurur."
"Kim var aracın?"
"Kendim geldim, aracı falan yok."
"Ben bu evrakların hepsini reddettim. Banka bunları bana geri
gönderecek mi?" dedi.
"Sen o işe karışma, ben hallederim" dedim. Ziraat Bankası'na
gittim ve durumu anlattım. Hemen evraklar tekrar gönderildi. Uzun
lafın kısası, benim evrakım bir hafta içinde Bakanlar Kurulu'na
yolladı. Bakanlar Kurulu'nun da onaydan geçecekmiş. Dedim ya, bütün
Bursa ve Karacabey kaynıyor. Bu iş nasıl bozulur diye. Adalet Partisi
İl Başkanı Sayın Turhan Tayan'a gittim konuştum. "Abi"
dedi, "bende bir şey yok, git Karacabey teşkilatını razı et.
Onların yarısı istiyor, yarısı istemiyor."
Yapmayın etmeyin desem de kimse bizi dinlemiyor. Ben bunun üzerine
doğru Ankara'ya gittim; Bursalı Tarım Bakanı Sayın Cemal Külahlı'nın
yanına. Oturduk konuştuk. "Senden kararnamenin imzalanmasının
çabuklaştırılması için yardım istiyorum" dedim. "Pekala
abi, emrin baş üstüne" dedi, "elimden ne gelirse yaparım"
Bursa Defteri: Görüşleriniz farklı
ama, hemşerilik var... Yardim etmiştir kuşkusuz.
Sadik Yılmaz: Emin olduğum bir adam,
Amerika'daki kardeşimin de arkadaşı, beraber okudular. Siyaseten
de desteklemişim. Fakat bizim karar Bakanlar Kurulu'ndan bir türlü
çıkmıyor. Ben devamlı Ankara'dayım. Kanun ve Kararlar Dairesi'ne
sabah gidip akşam geliyorum. Kanun ve Kararlar Dairesi'nde yaşlı
bir başkan acıdı bana; "Oğlum" dedi, "İmzalar tamam.
Bir tek senin hemşerin imzalamadı."
Ben vurulmuşa döndüm. Paldır küldür Tarım Bakanı'nın makamına gittim.
Odası kalabalık. Hemen yanına çöktüm.
"Efendi" dedim, "ben particiyim. Sen particilikten
anlamazken, ben particilik yapıyordum. Bana mertçe söyle" dedim.
"Abi çok ağır basıyorlar ben bunu imzalayamam."
Kızdım, "Bunu açıkça söyleseydin, şu kadarcık kırılmazdım.
Ben bir aydır, bu kış kıyamette, her gün buralardayım. Çile çekiyorum,
Yazıklar olsun sana."
Kalktım, hiç; arkama bakmadan dışarı çıktım. Gittim, Hasan Bey'e
durumu anlattım. Parti ağır bastı imzalayamadı, dedim. İnanamadı.
"Ne olacak?" dedi.
"Tek çarem var. Demirel'e gideceğim. Senin Tarım Bakanın imzalamıyor,
diyeceğim."
|
|
|
| |
 |
Bursa
Defteri: Yani
iş dönemin başbakanı Sayın Demirel'e dek intikal etti?
Sadık Yılmaz: Şöyle oldu. Hasan Bey,
daha Demirel'i tebrike gitmemiş. Neyse, mecburi telefon etti Demirel'e,
randevu istedi. Demirel, cumartesi günü sabah 10.00'da kabul etti.
Bu defa Hasan Bey'le beraber gittik, Demirel'in evine. Demirel,
indi aşağıya, çaylar geldi. Hoş geldiniz, hoş bulduk. Hasan Bey
bir girizgah yapacak oldu."Sayın Başbakanım", dedim. "Tarım
Bakanınızın sizin desteğinize ihtiyacı var."Sayın Demirel güldü.
Uyanık adam, anladı. Politikacı adam. Hemen telefona sarıldı, dedi
ki: "SÜTAŞ ile Ziraat
|
|
| |
Bankası
ortaklığı hakkında bir kararname varmış, onu tamamlayın, getirin."Sonra
bana döndü: "Bize müsaade eder misin Hasan Bey'le biraz kalalım"
dedi, Teşekkür ettim. Kapıya kadar geçirdi. Arabayı çağırdı ve "beyefendi
nereye gidecekse bırakın", dedi. Fakat ben rahat değilim. Cumhurbaşkanı,
İhsan Sabri Cağlayangil. Nitekim Salı oldu, evraklar çıkmadı. Hasan
Celal Güzel ile Cemal Külahlı evrakları hasır altı etmişler. Evraklar
yok. Ama Demirel işin peşini bırakmadı.Çarşamba günü evraklar geldi.
İşler bitti. Ben Karacabey'e döndüm. Telefonlar yağıyor, "Abi
işinizi yaptık, haberin var mı?" Böylelikle bu badirelerden
sonra ortaklığımız tesis edildi. İlk yönetim kuruldu. Görevliler
geldi. 1980'de çalışmaya başladık. Biz kendimizden eminiz, itibarımız
var, işi biliyoruz. Fakat parasız isler yürümüyor. Tekrar kredi
talep edildi. Evraklar Ankara'ya gitti. Adamlara dedim, siz Ankara'dasınız
takip edin. Fakat gidiyorlar, geliyorlar olmuyor, beceremiyorlar
kredi işini. Ziraat Bankası Genel Müdür Muavini Mümtaz Pehlivanlı.
Genel Müdür de Rami Bey Genel müdürden is kotarılıyor, Sayın Pehlivanlı'
dan geri dönüyor. Tabii particiler ona benim Halk Partili olduğumu
yetiştirmiş. Krediler çıkmıyor. Bir defa yönetimle birlikte Mümtaz
Pehlivanlı' ya gittik, olmadı. Bir daha beni de kabul etmedi. Sonra
Sayın Genel Müdür Erdek'e geçerken fabrikamıza uğradı, gezdi. "Kredi
talep etmedin mi?" dedi. "Ettim, evraklar geri geldi"
dedim. Tekrar yolla dedi. Yönetim değişti. Arkadaşlarını gönderdi.
Onlar da benimle beraber mücadele ettiler. Fakat particiliğin engellemesi
yüzünden işler yürümedi. Sonra yeni genç kadrolar geldi yönetime.
Onlar Sayın Pehlivanlı’yı atladılar, kredi çıkardılar. Yüz milyon
lira kredi aldık, birazını yine borçlara kapatmak zorunda kaldıysak
da, harekete geçtik, çocuklarım büyüdü, destek oldular. Sonra Ziraat
Bankası'ndan tekrar bir iki yüz milyon kredi aldık. Ziraat Bankası'na
dedik ki, "Biz işi biliyoruz. At var meydan var. Yönetim sende,
denetim sende. İş de ortada; çalış, uğraş, sermaye koy kazanalım
arkadaş."
Hak verdiler. Fakat bu arada iki milyar yüz elli milyon lira Ziraat
Bankasına borcumuz oldu. O dönemdeki şirket yönetim bu borcun taksitlendirilmesi
ve bileşik faizin basit faize dönüştürülmesi için mücadele verdi.
Böylece bu işin içinden Sıyrıldık.
Bursa Defteri: Ziraat Bankası'nın ortaklığı
devam ediyor mu?
Sadık Yılmaz: Simdi Ziraat Bankası
ortaklığı kalmadı. Sermaye artırımına gittim. Elli milyondan yüz
milyona çıktım. Ziraat Bankası bu ortaklığa katıldı. Sonra iki yüz
milyona çıktım. 0 zaman iştirakler müdürü ve yönetimde bir murakıp
hanim vardı. Onlar bankayı frenledi, iştirak ettirmediler; çünkü
yasalar değişmişti. Beş yüz milyona çıkarttık. Dolayısıyla, hisseleri
1.6'ya düştü. O zaman yönetim-denetim tamamen bize geçti. Simdi
de, bu hisse sermaye kurulu piyasasında. Bugün SÜTAŞ hisselerini,
bu ortakları dikkate alarak şöyle değerlendirdik. SÜTAŞ'ı kurduğumuz
zaman bin lira ile 70 mark alınıyordu. Bugün satmak isteyen, o günkü
hisseleri, bir hissesi varsa 170 mark. Kar hissesi varsa bugün veriliyor.
Bursa Defteri: Başka sektörlerde de
yatırımlarınız var mı?
Sadık Yılmaz: Bizim hedefimiz. Sütçü
olmak, tek olmak. O yoldayız. Bugün otuz beş bin metrekare kapalı
alanımız var. On altı bin metrekarelik bir alan daha ekliyoruz.
Elli bin metrekare kapalı alanımız ve yeni ürünler hedeflediğimiz
yatırımlarımız var. Günde 650-700 ton arası süt işliyoruz. Sizin
gezdiğiniz, görmüş olduğunuz SÜTAŞ Çiftlik Tesisleri'ni, bölge hayvancılığını
geliştirmek için ben daha 1974'te SÜTAŞ ana sözleşmesini yaparken,
madde olarak koymuşum. Projeydi, yanında yem sanayisiyle beraber.
0 zaman bir hedefti. Allah beni o hedefe ulaştırdı. Bugün Türkiye'nin
her tarafından eğitime geliyorlar. Teşvikini aldık. Simdi 500 baş
hayvanlık yeni örnek bir çiftlik kuracağız. Bu çiftliğin hedefi
damızlık düve yetiştirmek. Düveleri gebe hale getirecek ve çevredeki
hayvancılıkla uğraşanlara dağıtacak. Böylece devletin hayvan ithal
etmek için dışarı verdiği dövizlere de katkı sağlayacağız. Ayrıca
çevremizdeki dişi damızlık düveleri, kasaba gitmesini önleyerek
satın alacağız. Islah edeceğiz. İki yaşına, gebe hale gelene kadar
onları da kasaptan kurtarıp hayvancılığın gelişmesine katkı vereceğiz.
Bursa Defteri: Teşekkür ederiz. |
|
|
| |
| |