Kirmikir'den SÜTAŞ'a bir savaşın öyküsü
 
 

Bursa Defteri: Sayın Sadık Yılmaz, bize önce ailenizi ve özel geçmişinizi anlatır mısınız?
Sadık Yılmaz: Ailem, Lozan mubadelesinde Selanik'in Drama kazasından gelerek once Aydın'da, daha sonra Karacabey'in o zamanki adıyla Kirmikir (Harmanlı) köyüne yerleşmiş. Babam, yerleştikten iki sene sonra köy ihtiyar heyetine girmiş, sonra muhtar seçilmiş; on yedi yıl muhtarlık yapmıştır. Bu muhtarlık dönemi içinde on bir köyü bağlayan bir köprü yapılmasına ön ayak olmuş, hatta köylüler tencereyi-tavayi satarak katkıda bulunmuşlar bu köprü inşaatına. Özetle çevrede saygınlığı olan iyi bir idareci olarak tanınmış.Babam çiftçilikle beraber geniş çapta hayvancılıklada uğraşmıştır.
 
 
O gün için geçerli olan koyunculuktur. Particilik çıktığı zaman Demokrat Parti'yi kurdurmak için çok uğraştılar, o zaman ben de yetişkindim hatırlıyorum. Ama Rumelili, Atatürk'ün memleketinden olduğu için Halk Partisi'nden dönemedi babam. Ondan sonra Demokrat Parti'nin seçimleri kazanmasının ardından 1952'de muhtarlığı bıraktı; bağdaşması mümkün değildi.Biz beş erkek iki kız kardeşiz. Babam ileri görüşlüydü, hepimizi okutmaya çalıştı.
Bir kardeşim doktor, Amerika'da oturuyor, kendi kliniği var, 35 senedir serbest çalısıyor. Diğer kardeşlerim ticaretle uğraşıyorlar. Ben lise birde iken tifo hastalığına tutuldum. Çok ağırdı durumum. Bir ay falan hastanede yattım. O günün koşullarında tifo hastalığı çok ağır ve önemli bir hastalıktı. Bu hastalık nedeniyle okul hayatım sona erdi.
Bursa Defteri: Ticarete nasıl ve ne zaman atıldınız?
Sadık Yılmaz: Babam, beni yaz tatillerinde yakın dostumuz olan ve Karacabey'de manifatura mağazası bulunan Kırımlı Mustafa Efendi'nin yanında çalışmaya gönderirdi. Hastalı yüzünden okul hayatım sona erince –doktor 1 sene okula gitmememi önermişti-, boşlukta kaldım.Gencim, 15-16 yaşındayım, kısa sürede toparladim kendimi. O sıralarda babamın bir
dostunun oğlu, liseyi bitirmişti. Babası Karacabey'de oğluna bir tuhafiye mağazası hazırladı. Arkadaşım olduğu için, ben de o mağazanın açılış hazırlıklarına yardımcı oluyordum. Fakat her nedense bu işten vazgeçtiler. Konuyu biliyordum Bu noktada bir uyanıklık yaptım. Babama, bu mağazayı bana tutun, ben bu işe gireyim, dedim. Fakat babam sert çıktı, istemedi. Ben, hastalığımı da koz olarak kullandım ve babamı ikna ettim. Böylece 1946 yılında ilk olarak tuhafiyecilikle ticaret hayatıma başladım. Bu arada babamızın hayvancılık işi de devam ediyordu. Önceleri köyde oturuyorduk, daha sonra Karacabey'e taşındık. Bu arada babam rahatsızlandı, deri kanserine yakalandı. Sonra ameliyat ettirdik, İngiltere'ye gönderdik tedavi için, ama ömrü vefa etmedi. 1962 yılında 62 yaşında vefat etti.
 
 

Bursa Defteri:
Sütçülüğe nasıl başladınız?
Sadık Yılmaz: Bizim sütçülüğe geçmemiz çok enteresan. O günlerde Bursa'nın en eski ve güçlü iki süt imalatçısı vardı. Bu iki firma, Bursa ve çevresindeki sütçülüğü idare ederlerdi. Bu bölgede o zaman inek sütü yok, koyun ve keçi sütleriyle çalışıyorlardı - hemen belirtmeliyim, inek sütünü benim çaresizliğim başlattı. Bu iki firma ihaleleri alır köyleri bağlardı. Bizim de hayvancılıkla ilişkimiz olması ve babamın muhtarlığı dolayısıyla, bu iki firmayla ilişkimiz, birinin sahibiyle de dostluğumuz vardı. Babam onun bölgedeki işlerine yardım ederdi.
 
 
 
 
Süt de veriyoruz, bizim köyde bir de mandırası var. Böyle ilişkiler içerisindeyiz. Bu kişi 1958'de babama telefon ediyor; diyor ki: "Hara sütlerinin ihalesi var. Git bu ihaleyi benim adıma al."Bunu şunun için istiyor: Bu iki büyük firma birbirlerine rakip ve senelerden beri Hara'nın süt ihalesini rakip firma alıyor. Bu ikisi hem arkadaş, hem dost, hem de rakipler. Ne olmuşsa kapışmışlar, babamın dostu olan da süt ihalesine girip alacak. Kendisi gidemiyor, babamı gönderiyor. O gün geçici teminat olan yirmi beş bin lira yatırılıyor. Babamla birlikte Hara'ya gidiyoruz. Sütün litresinin muhammen bedeli altmış buçuk kuruş. Yetmiş küsur kuruşa bize kaldı.Bir miktar koyun sütü, dört ton inek sütü var. Ertesi sabah saat 11.00 falan, babam yazıhanede, ben de tesadüfen oradayım. Bir telefon geldi. Babam telefonla konuşurken,birden kapkara oldu. "Ben, Kirmikirli Celaleddin'in arkadaş" dedi ve kapadı telefonu. Sonra anlatmaya başladı. Akşam rakip firmanın sahibi, bizim adına ihale kazandığımız dostumuzu götürmüş Çelik Palas'a, kafaları çekmişler. Anlaşmışlar, patron, "Ben yarın telefon ederim, sütleri iade ederiz" demiş. Fakat sütler, Kirmikirli Celaleddin'in üzerine alındı. Sabahleyin dört ton süt, ne kap var ne kacak; ne usta var ne çırak. Yolu yok, Kirmikirli Celaleddin Hara'dan sabahleyin dört ton sütü alacak. Teminat mektubu verilmiş. Bizim sütçülüğümüz işte böylece başladı. Babamın mandıra işlerine dolaylı olarak aşinalığı var. Ustaları çağırdık. Bir arkadaşının kapalı mandırası var onu açtırdık. Yani zorunlu sütçü olduk. Çünkü ihaleyi bir yıllığına almak zorundayız. Önce ne yaparız diye düşünmeye başladık. İnek sütünden ne olur? En rahat kaşar olur. Başladık kaşar üretmeye...
Bursa Defteri: Yani o zamana kadar koyun sütümü işlenirdi çevre mandıralarda?
Sadık Yılmaz: Genellikle öyle idi. Bu macerayı da anlatacağım. Yirmi sene benim elimden Hara sütünü alamadılar. Yirmi sene sonra Ankara'da Balkanerler var. Onlar geldiler. Fazla para verdiler, biz çekildik. Şimdiki fabrikanın olduğu yerde rahmetlik İnegöllü Mehmet Kaptan Mehmet Özsaraç ve kardeşi büyük damlar yaptırmışlar; inekçilik yapacaklar -sonra vazgeçtiler, yapamadılar-. O damlar boştu. İlişkimiz olduğu için Özsaraç’ı çağırdım ve konuştuk. "Bu damları bana vereceksin" dedim. Damları aldık, kendimize göre düzenledik. Çünkü Hara'dan çıkardılar bizi, biz orada güzel mandıra yapmıştık, imalathane olarak. Hara arazisinde olduğu için çıktık, yeni müteahhide devrettik. Biz dışardan da süt alıyorduk zaten. Böylece kaşarcılığı devam ettirmeye koyulduk. Türkiye'de kiloluk kaşarı ilk ben yaptım. Pazarlamayı kolaylaştırmak için. Düşünürseniz o yıllarda koyun sütünün beyaz peyniri var. Koyun sütünden Mihaliç peyniri var, kaşar peyniri var. Bütün damaklar ona alışmış. 1960 senesinde ihtilal oldu. O sene bütün piyasalar durdu Hara sütü benim elimde. O sene ben otuz beş ton, on iki kiloluk kelle kaşar yapıp buzhaneye koymak zorunda kaldım. Zorlandık. Başka çare yok. Bir de inek kaşarına alışkın değil piyasa, kime satacağız? 1961’ de İstanbul'da, Beşiktaş ve Aksaray pazarlarında kilo kilo kaşar sattım. Başka çare yok, insanları alıştıracaksın. Elde mal var eriteceksin, tüketeceksin. Bir yandan da kiloluk kasan düşündüm. Süt satmaya çalışıyorum bir yandan, işi idare ettirmeye çalışıyorum. Babam rahmetlik oldu. Kardeşlerim, -kimi askerde, kimi mektepte- hepsi muvafakat etti. Hiç kimse yan çizmedi. İşleri devam ettirdik. Çok varlıklı değildik, kendi yağımızla kavruluyorduk.
Ama babamın büyük itibarı vardı. Bu itibarı kullanarak kendimizi kurtardık.
Bursa Defteri: Şirketleşme ne zaman gerçekleşti?
Sadık Yılmaz: Önce bir kolektif şirket kurdum. Kardeşlerimin hepsi dahil. Amerika'da olan kardeşim zaten babamın ölümünden sonra imtihana girdi ve öğretim üyesi yetiştirilmek üzere gitti. Devam ettik işlere. Kendi yerimize geçtik. Fakat bu arada kendimizi de geliştirmek zorunda olduğumuzu görüyorum. Yani bir pastörizatör, bir separator koymak zorunda olduğumuzu görüyorum. İşin gereği dayatıyor.
Bu arada kaşar konusunda bir animi anlatayım size. Elimizde dört beş ton kaşar vardı. 0 zaman Migros'u İsviçreliler işletmekte. Migros'un eksperi İsviçreliydi. Aklıma şöyle bir şey geldi. Dedim ki bu adamların damak tadı inek sütüne göre. Ben buna bir götüreyim bakalım, belki bir iş çıkar. Beşerlik iki çuval kaşar götürdüm. Baktılar, bir sürü mal var tabii. Aslında pek güvenmiyorum ama aklımda damak tadı var. Neyse sıra bize geldi. Açtırdılar çuvalı, bir parça yedi. Bir daha yedi. O zaman içimden "Hah!" dedim "bizim iş oldu."
 
 
"Alın bunu götürün, tartın" dedi. Sonradan öğreniyorum, İsviçreli eksper kasarı tarttırmış parasını ödemiş kendi evine göndermiş. O damak tadı dolayısıyla benim malın hepsini aldı. O sırada Gima var, diğer şirketler var. 0 zaman adımız "Yılmaz Kaşarları". Ankara piyasasında, İstanbul piyasasında mallarımız var.
Bursa Defteri: Asıl gelişme 1974'ten sonra oldu, değil mi?
Sadık Yılmaz: Sene 1974 oldu. Türkiye'de, bir anonim şirketleşme falan diye çabalar var. Ondan sonra da buna ayak uyduranlar Karacabey'de Beytaş diye bir salça fabrikası açma teşebbüsünde bulundular. Ben de kendimi yenilemeye çalışıyorum. O zaman Adalet Partisi iktidarda. Bu şirketi kurarken çalışırken bizim Halk Partili arkadaşları almadılar o şirkete. Onlar da kızmış. Ben takip ediyorum olayları; geldiler bana, "Sen de işletmeni şirket haline getir. Biz de bir fabrika kuralım" dediler. Olurdu, olmazdı derken, kardeşlerime sordum.
Biz kendimizi yenilemek için bir yola girmiş bulunuyorduk zaten. O arada ben Karacabey'de Ticaret Borsası'nın, sonra da kapanmış bulunan Ticaret Odası'nın yeniden kuruluşunda caba harcadım.
 
 
Çok mücadele ettim. Hükümet borsa komiseri olarak Bandırma komiserini vekaleten yolladı. Cin gibi bir komiser, birlikte borsayı kurduk, bana çok destek oldu. Epeyce de uğraştık, evrakları belediyede yok ettiler, Ticaret ve Sanayi Odası kurulmasın diye. Esasında Karacabey'de 1931 yılında Ticaret Odası kurulmuş. 1952'de binasını satmışlar lağvetmişler. Bütün bu çabalar sırasında arkadaşlarım birde bu şirketleşme işini ortaya atınca, o yanımdaki komiser Metin Bey, "Abi bu işi yapalım" dedi, "ben yirmi iki senelik memurluğumu senin için feda ederim, bu işe girelim" dedi. "Ben senin yükünü çekemem, ben bu sorumluluğu alamam" dedim. "Arabamı satacağım, bu işi illa ki kuracağız, ben de içinde olacağım" dedi. Baktım olacağı yok, adam istifayı basmış geldi. Anonim şirketi kuracağız. Köy köy, kapı kapı; Bandırma köyleri, Kemalpaşa köyleri, Karacabey köyleri dolaşıldı. Dokuz yüz küsur, ikişer bin, beser bin liralık ortaklarla olmak üzere on milyon lira sermayeli bir şirketi kurduk. Bunun bir milyon altı yüz elli binini, aynı sermaye olarak elimdeki tesisleri koydum. O gün milletin yüzde sekseni, bu işin başında Sadık Yılmaz var diye ortak oldu. Tabii bu benim için büyük bir sorumluluktu. Ama niyetim çok iyiydi. Niyetim başarmaktı. İlk iki senede basarı sağlayacak olursam, ben o bin kişiden büyük paralar toplayabilir ve bugünkü düşüncelerimin hepsini tahakkuk ettirebilirdim. Döviz olmadı, krizlere girdik, bir sürü sorun yaşadık, ama şirketi kurduk. O zaman bu bin kişiden dört yüz elli bin lira para topladım. Yüzde yirmi besi tamamlamak için iki milyon lira lazım. Ama benim başımı tutanlar da var. Rahmetlik Ahmet Barçın, Ömer Matlı falan, yönetim kurulu oluşturduk. Neyse paranın üstünü tamamladık ve
halka açık bir şirket kurduk. İnşaata başladık, 1974'te ismini SUTAŞ olarak belirledik. 1975'te de yeni makineler ve bugün olmayan binalar yapılmaya başlandı. Fakat Türkiye'de malum krizler var. Ben başarı beklerken neredeyse duruyorum. İnadımla girişiyorum, pazarım var ama yine de çark dönmüyor. Ziraat Bankası'ndan kredi talep ettim olmuyor. Bir gün yine on milyon kredi talep ettim. Ziraat Bankası müdürleri benim gayretimi görüyorlar, destek olmaya çalışıyorlar. Talebim yönetimde iyi karşılanmış. Ziraat Bankası'na biraz da borcumuz var. Bu krediyle borcumuzu ödeyeceğiz, bu arada bize de üç beş kuruş kalacak.
Kredi talebi görüşmesinden sonra, o sıralarda yönetimde bulunan Sayın Macit Artukmaç'ın Altınoluk'ta yazlığı varmış, "Geçerken uğra" demişler. Ben de fabrikadayım tesadüf. Pat diye geldi. Kendini tanıttı. "Sizin kredi görüşmesi olumlu geçti. Arkadaşlar geçerken uğramamı istediler. Hem sizi görürüm hem de tesislerini görürüz, diye düşündüm" dedi. İşyerini gezdi, beni dinledi. Sonra, "Oğlum, sen bu işlerin içerisine böyle paralarla nasıl girdin? Bu ne cesaret?" dedi. Ben, "Girdik işte, bin kişiyi de ortak yaptık. İşin içerisinden çıkmaya çalışıyoruz. İşi biliyorum, o heyecanla götürüyoruz" dedim. Beğenmiş olmalı ki, "Tamam işin olacak" dedi. "Ama başın sıkışırsa yine bana gel."
Bursa Defteri: Böylece işleri yoluna koymuş olmalısınız...
Sadık Yılmaz: Kredi geldi. Zaten üç milyonu Ziraat Bankası'na borçtu. Harcandı bitti. Ama biz debeleniyoruz. Sıkıntılı gidiyoruz. Etrafımızda kimse kalmadı. Sadık Yılmaz tek. Yanımda bir Metin Bey var, başka yok. Bu ortamda, sermaye artırımına karar verdim. On milyonluk sermayeyi elli milyona çıkaracağım. Kırk milyon sermaye artıracağım, ama kime satacağım? Başarılı görünüyorum, ama üstün bir başarım yok. Cesaret edip de ortak olacak hali yok milletin. Bu arada Sayın Fenni İslimyeli GİMA'da genel müdürlüğüne getirilmişti. Beni tanıdığı için, "Filan yerde Sadik Bey var, kaşar işi yapıyor. Oradan alışveriş yapın" falan demiş. Böylece GİMA ile iş yapmaya başladık, sonra o ayrıldı, ama bizim münasebetimiz devam etti. Benim aklıma bu ilişkilerden dolayı GİMA ile sermaye artırımı geldi. Bu hisselerin belki yarısını belki tümünü onlara verebilirim diye düşündüm. Gel, hem kazan hem ortak ol. 0 zaman Ziraat Bankası, GiMA'nın yönetim kurulunda. Macit Bey de bana gel demişti ya. Doğru Ziraat Bankası'na Macit Bey'e. Beni derhal kabul etti. Biraz hoşbeşten sonra, "Para mı lazım" dedi. "Hayır" dedim, "sermaye artırımına gidiyorum."
"İyi yapmışsın" dedi. Ben devam ettim: "Ziraat Bankası GİMA'nin yönetimini elinde tutuyor. Hem pazar, hem de kuruluş olarak sermaye artırımının 20 milyonunu GİMA'ya satmayı düşünüyorum. Bana yardımcı ol" dedim. Macit Bey, bir vurdu masaya, elini. "Ben GİMA'ya para vereceğim, o da sana ortak olacak öyle mi? Ben [Ziraat Bankası] ortak olacağım sana" dedi. Ben tabii şaşırdım kaldım. Bir kıytırık adama Ziraat Bankası ortak olacak! Adam direkt ortaklık teklif ediyor. "Teşekkür ederim" dedim, "bundan büyük nimet olur mu?" İştirakler müdürlüğüne telefon etti, "Sana bir delikanlı gönderiyorum, onunla ortak olacağız dedi. Gittim Cemil Koç isminde bir iştirakler müdürü var. O da sosyal düşünceli bir adam.. "Nedir bu durum?" dedi. Ben olayları anlattım. "Peki, ne kadar ortak olacağız?" dedi. "Yirmi milyon" dedim. "Yirmi milyon vereceksiniz, yüzde kırkına ortak olacaksınız. Birde yönetim-denetim var. Bende beş kişi yönetimde, iki kişi denetimde görev yapıyor. Aslında, üç yönetim benim, ikisi senin. Bir de murakıplar var. Bir murakıp benim, biri sizin. Ama ben yönetimde rahat hareket edebilmek için, tüzük değiştirmeden, centilmenlik anlaşmasıyla üç yönetim size bırakıyorum, iki bana. Denetim de biri size biri bana."
"Yapacak mısın bu işi?" dedi.
"Yapacağım" dedim.
"Peki" dedi. Hemen palas pandıras ortaklık şartnamesi hazırlandı.
 
 
Bursa Defteri: Yani Ziraat Bankası ile ortak oluyor kurduğunuz firma?
Sadık Yılmaz: Bu arada Bursa, Karacabey kaynıyor. Ziraat Bankası CHP'li Sadik Yılmaz'ın kurduğu SÜTAŞ'a ortak oluyor! Yaylım ateşi başladı... Ziraat Bankası yönetiminden yirmi milyon ile ortak olma kararı çıktı. Devlet Planlama'ya gitti. O zaman Ecevit hükümeti var.Genç bir grup yeni gelmişler. Gökte esip, yerde tozuyorlar. Cemil Bey "Git,görüş" dedi, "bunların ne olduğu belli değil." Bu işin çabuk çıkması lazım. Ben sıkıntıdayım; çıktım, gittim. Toz aldırmıyorlar. Bir kıytırık adam. Ziraat Bankası'na ortak oluyor. Banka yirmi milyon sermaye veri yor. Ben anlatıyorum ama boşuna. Sonunda "Bana bakın bana, dedim. Siz daha dünkü çocuksunuz, ben kırk yıllık sosyal
 
 
demokratım, yirmi beş yıldır Halk Partisi yönetimindeyim. Halk Partisi başkanlığı yapmışım. Siz ne zannediyorsunuz kendinizi?"Durakladılar, hık-mık derken toparlandılar. Hazırladılar, onaydan çıkacak. O zaman rahmetli Sayın Hasan Esat Işık Bey, benimle ilgileniyor, yardımcı olmaya çalışıyor. Çok nazik adamdı nur içinde yatsın. Nail Bey de var... Neyse, bizim iş devlet planlamadan çıktı. İmzaya gidecek, müdürleri imzalayacak. Oradan bankaya gidecek. Bu arada Ecevit Hükümeti düştü. Demirel, Milliyetçi Cephe Hükümeti'ni kurdu. Alparslan Türkeş hükümete girdi. Bütün elemanlar değişmiş bir hafta içinde. Ben Nail Bey'e telefon ettim. Bizim evraklar Devlet Planlama'dan çıktı. İmzada onları takip et. Bankaya gönderecekler diye. Nail Bey telefon etmiş. Yeni müdür, "Ben onlara bakacağım" demiş. Kalktım, Ankara'ya gittim. İştirakler müdürünün yanına. Adam beni görünce kapkara oldu. "Sen ne bicim adamsın?" dedi. "Evraklar reddedilmiş. Bütün iş, bitti, al" dedi. Dondum kaldım. "Kim reddetmiş?" dedim. "Bütün eski adamlar gitmiş, Mahir Kondu adında yeni bir müdür gelmiş" dedi. Devlet Planlama'ya Sayın Mahir Kondu'nun yanına gittim, durumu anlattım. "Ben bu işi yapmam, bu iş bitti; bu işi yaptırsa yaptırsa Turgut Özal yaptırır, sen de oraya gidemezsin, hiç uğraşma" dedi. Sayın Özal o sırada DPT Müsteşarı idi. Biz başladık Tarım Bakanı ve ilgili Devlet Bakanı ile görüşüp derdimizi anlatmaya. Eksik olmasın bazı milletvekilleri ile Hasan Bey de görüşüyor; "Tamam" diyorlar, fakat netice alınmıyor.
Bursa Defteri: Bürokrasinin işleyişi tabii...
Sadık Yılmaz: Sonuçta randevu alıp Turgut Özal'a gitmeye karar verdim. Hasan Bey
randevu aldı benim için, "Sen git, ben gitmem" dedi.
24 Ocak Kararları'nın alındığı gün [24 Ocak 1980]. Kar, kış, kıyamet. Saat 11.00'de gittim. Beni odaya aldı. Fakat oda dolu. 24 Ocak Kararlan konuşuluyor. Bekledim. Bir süre sonra, sekreterini aradı, "Bana Mahir Kondu'yu çağırın" dedi. Ben, "Eyvah bu ada mı çağırdıysa benim is yattı" diye düşündüm. Mahir Kondu beni görünce dondu kaldı. Özal ikiletmedi. Adamı konuşturmadı. "Biz yarım kalmış isleri tamamlayacağız diye karar vermedik mi" dedi. "Yarım kalmış isleri tamamlayacağız. Müesseselere işlerlik kazandıracağız, o kadar".
Ben bekliyorum. Benden önce çıksın da beni Halk Partili diye gammazlamasın. O çıkmıyor, ben çıkmıyorum. Neticede ben çıktım, o da çıktı. Yan yana yürüyoruz.
"Sen burayı nereden buldun?" dedi, "hem de böyle bir günde!”
"Sen söyledin" dedim. "Hem açlık somunu buldurur."
"Kim var aracın?"
"Kendim geldim, aracı falan yok."
"Ben bu evrakların hepsini reddettim. Banka bunları bana geri gönderecek mi?" dedi.
"Sen o işe karışma, ben hallederim" dedim. Ziraat Bankası'na gittim ve durumu anlattım. Hemen evraklar tekrar gönderildi. Uzun lafın kısası, benim evrakım bir hafta içinde Bakanlar Kurulu'na yolladı. Bakanlar Kurulu'nun da onaydan geçecekmiş. Dedim ya, bütün Bursa ve Karacabey kaynıyor. Bu iş nasıl bozulur diye. Adalet Partisi İl Başkanı Sayın Turhan Tayan'a gittim konuştum. "Abi" dedi, "bende bir şey yok, git Karacabey teşkilatını razı et. Onların yarısı istiyor, yarısı istemiyor."
Yapmayın etmeyin desem de kimse bizi dinlemiyor. Ben bunun üzerine doğru Ankara'ya gittim; Bursalı Tarım Bakanı Sayın Cemal Külahlı'nın yanına. Oturduk konuştuk. "Senden kararnamenin imzalanmasının çabuklaştırılması için yardım istiyorum" dedim. "Pekala abi, emrin baş üstüne" dedi, "elimden ne gelirse yaparım"
Bursa Defteri: Görüşleriniz farklı ama, hemşerilik var... Yardim etmiştir kuşkusuz.
Sadik Yılmaz: Emin olduğum bir adam, Amerika'daki kardeşimin de arkadaşı, beraber okudular. Siyaseten de desteklemişim. Fakat bizim karar Bakanlar Kurulu'ndan bir türlü çıkmıyor. Ben devamlı Ankara'dayım. Kanun ve Kararlar Dairesi'ne sabah gidip akşam geliyorum. Kanun ve Kararlar Dairesi'nde yaşlı bir başkan acıdı bana; "Oğlum" dedi, "İmzalar tamam. Bir tek senin hemşerin imzalamadı."
Ben vurulmuşa döndüm. Paldır küldür Tarım Bakanı'nın makamına gittim. Odası kalabalık. Hemen yanına çöktüm.
"Efendi" dedim, "ben particiyim. Sen particilikten anlamazken, ben particilik yapıyordum. Bana mertçe söyle" dedim.
"Abi çok ağır basıyorlar ben bunu imzalayamam."
Kızdım, "Bunu açıkça söyleseydin, şu kadarcık kırılmazdım. Ben bir aydır, bu kış kıyamette, her gün buralardayım. Çile çekiyorum, Yazıklar olsun sana."
Kalktım, hiç; arkama bakmadan dışarı çıktım. Gittim, Hasan Bey'e durumu anlattım. Parti ağır bastı imzalayamadı, dedim. İnanamadı.
"Ne olacak?" dedi.
"Tek çarem var. Demirel'e gideceğim. Senin Tarım Bakanın imzalamıyor, diyeceğim."
 
 
Bursa Defteri: Yani iş dönemin başbakanı Sayın Demirel'e dek intikal etti?
Sadık Yılmaz: Şöyle oldu. Hasan Bey, daha Demirel'i tebrike gitmemiş. Neyse, mecburi telefon etti Demirel'e, randevu istedi. Demirel, cumartesi günü sabah 10.00'da kabul etti. Bu defa Hasan Bey'le beraber gittik, Demirel'in evine. Demirel, indi aşağıya, çaylar geldi. Hoş geldiniz, hoş bulduk. Hasan Bey bir girizgah yapacak oldu."Sayın Başbakanım", dedim. "Tarım Bakanınızın sizin desteğinize ihtiyacı var."Sayın Demirel güldü. Uyanık adam, anladı. Politikacı adam. Hemen telefona sarıldı, dedi ki: "SÜTAŞ ile Ziraat
 
 
Bankası ortaklığı hakkında bir kararname varmış, onu tamamlayın, getirin."Sonra bana döndü: "Bize müsaade eder misin Hasan Bey'le biraz kalalım" dedi, Teşekkür ettim. Kapıya kadar geçirdi. Arabayı çağırdı ve "beyefendi nereye gidecekse bırakın", dedi. Fakat ben rahat değilim. Cumhurbaşkanı, İhsan Sabri Cağlayangil. Nitekim Salı oldu, evraklar çıkmadı. Hasan Celal Güzel ile Cemal Külahlı evrakları hasır altı etmişler. Evraklar yok. Ama Demirel işin peşini bırakmadı.Çarşamba günü evraklar geldi. İşler bitti. Ben Karacabey'e döndüm. Telefonlar yağıyor, "Abi işinizi yaptık, haberin var mı?" Böylelikle bu badirelerden sonra ortaklığımız tesis edildi. İlk yönetim kuruldu. Görevliler geldi. 1980'de çalışmaya başladık. Biz kendimizden eminiz, itibarımız var, işi biliyoruz. Fakat parasız isler yürümüyor. Tekrar kredi talep edildi. Evraklar Ankara'ya gitti. Adamlara dedim, siz Ankara'dasınız takip edin. Fakat gidiyorlar, geliyorlar olmuyor, beceremiyorlar kredi işini. Ziraat Bankası Genel Müdür Muavini Mümtaz Pehlivanlı. Genel Müdür de Rami Bey Genel müdürden is kotarılıyor, Sayın Pehlivanlı' dan geri dönüyor. Tabii particiler ona benim Halk Partili olduğumu yetiştirmiş. Krediler çıkmıyor. Bir defa yönetimle birlikte Mümtaz Pehlivanlı' ya gittik, olmadı. Bir daha beni de kabul etmedi. Sonra Sayın Genel Müdür Erdek'e geçerken fabrikamıza uğradı, gezdi. "Kredi talep etmedin mi?" dedi. "Ettim, evraklar geri geldi" dedim. Tekrar yolla dedi. Yönetim değişti. Arkadaşlarını gönderdi. Onlar da benimle beraber mücadele ettiler. Fakat particiliğin engellemesi yüzünden işler yürümedi. Sonra yeni genç kadrolar geldi yönetime. Onlar Sayın Pehlivanlı’yı atladılar, kredi çıkardılar. Yüz milyon lira kredi aldık, birazını yine borçlara kapatmak zorunda kaldıysak da, harekete geçtik, çocuklarım büyüdü, destek oldular. Sonra Ziraat Bankası'ndan tekrar bir iki yüz milyon kredi aldık. Ziraat Bankası'na dedik ki, "Biz işi biliyoruz. At var meydan var. Yönetim sende, denetim sende. İş de ortada; çalış, uğraş, sermaye koy kazanalım arkadaş."
Hak verdiler. Fakat bu arada iki milyar yüz elli milyon lira Ziraat Bankasına borcumuz oldu. O dönemdeki şirket yönetim bu borcun taksitlendirilmesi ve bileşik faizin basit faize dönüştürülmesi için mücadele verdi. Böylece bu işin içinden Sıyrıldık.
Bursa Defteri: Ziraat Bankası'nın ortaklığı devam ediyor mu?
Sadık Yılmaz: Simdi Ziraat Bankası ortaklığı kalmadı. Sermaye artırımına gittim. Elli milyondan yüz milyona çıktım. Ziraat Bankası bu ortaklığa katıldı. Sonra iki yüz milyona çıktım. 0 zaman iştirakler müdürü ve yönetimde bir murakıp hanim vardı. Onlar bankayı frenledi, iştirak ettirmediler; çünkü yasalar değişmişti. Beş yüz milyona çıkarttık. Dolayısıyla, hisseleri 1.6'ya düştü. O zaman yönetim-denetim tamamen bize geçti. Simdi de, bu hisse sermaye kurulu piyasasında. Bugün SÜTAŞ hisselerini, bu ortakları dikkate alarak şöyle değerlendirdik. SÜTAŞ'ı kurduğumuz zaman bin lira ile 70 mark alınıyordu. Bugün satmak isteyen, o günkü hisseleri, bir hissesi varsa 170 mark. Kar hissesi varsa bugün veriliyor.
Bursa Defteri: Başka sektörlerde de yatırımlarınız var mı?
Sadık Yılmaz: Bizim hedefimiz. Sütçü olmak, tek olmak. O yoldayız. Bugün otuz beş bin metrekare kapalı alanımız var. On altı bin metrekarelik bir alan daha ekliyoruz. Elli bin metrekare kapalı alanımız ve yeni ürünler hedeflediğimiz yatırımlarımız var. Günde 650-700 ton arası süt işliyoruz. Sizin gezdiğiniz, görmüş olduğunuz SÜTAŞ Çiftlik Tesisleri'ni, bölge hayvancılığını geliştirmek için ben daha 1974'te SÜTAŞ ana sözleşmesini yaparken, madde olarak koymuşum. Projeydi, yanında yem sanayisiyle beraber. 0 zaman bir hedefti. Allah beni o hedefe ulaştırdı. Bugün Türkiye'nin her tarafından eğitime geliyorlar. Teşvikini aldık. Simdi 500 baş hayvanlık yeni örnek bir çiftlik kuracağız. Bu çiftliğin hedefi damızlık düve yetiştirmek. Düveleri gebe hale getirecek ve çevredeki hayvancılıkla uğraşanlara dağıtacak. Böylece devletin hayvan ithal etmek için dışarı verdiği dövizlere de katkı sağlayacağız. Ayrıca çevremizdeki dişi damızlık düveleri, kasaba gitmesini önleyerek satın alacağız. Islah edeceğiz. İki yaşına, gebe hale gelene kadar onları da kasaptan kurtarıp hayvancılığın gelişmesine katkı vereceğiz.
Bursa Defteri: Teşekkür ederiz.