Ayın Röportajı
 
Mehmet Ali Erbil.. Türkiye’de onu tanımayan birine rastlamak gerçekten çok zor... Kendimizi bildik bileli ekranlarda izlediğimiz, küçük büyük herkesin sevdiği, güldüğü bir adam o… Anne ve babasının ayrı olması nedeniyle sancılı bir çocukluk geçiren sanatçı, çok sevdiği babasına özenerek girdiği konservatuar sınavlarını büyük bir başarıyla kazandı… Böylelikle sanat hayatına tiyatro ile başlayan Erbil, dünden bugüne birçok sinema filmi ve dizilerde rol aldı. En son Çarkıfelek yarışmasıyla bizlere kendini iyice benimsetti ve sevdirdi. Mutsuz bir çocukluk geçirdiği için yaşadığı çalkantılı ilişkiler kimilerinin çenesini çok yordu, bazen de yaptığı espriler bazılarını çok kızdırdı… Tiyatroda tuluat geleneğinin en başarılı isimlerinden biri olan ve Çarkıfelek’teki performansı bir çok ülkede şovmen adaylarına neredeyse ders olarak gösterilen ailemizin fırlama çocuğu Erbil, ne kadar eleştirilse de, ne kadar takdir edilse de, bugün birçok başarıya imza attı ve gözümüzde Türkiye’nin bir numaralı şovmeni olmaya hak kazandı…

Mehmet Ali Erbil ile belki de onun hakkında hiç duymadıklarınızdan, çoluğundan çocuğundan, yaptığı işlerden, cümle alemin başarılı bulduğu şovmenin kendisini nasıl bulduğundan ve son zamanlarda kaliteyi bir kenara atarak ortaya çıkan sözde sanatçılardan ve medyanın bunlara bakışından konuştuk… Söze, benim daha yeni doğduğum günlerde, onun TRT’de ilk programlarını sunmasından başladık ve ben sordum, o anlattı… İşte sanatçıyla geçen eğlenceli, gerçekten yalın ve her şeyi olduğu gibi yazdığım sohbetim…

 
 
NİL- Sizce medya niye eskiye kıyasla çok prestij kaybetti?

M.ALİ- Biliyorsunuz özel televizyonların çoğalmasıyla birlikte, magazinsel programlarda ağırlık kazandı. Ve bu artış birçok konuda meydanında güvenilirliğini ve ciddiyetini kaybetmesine neden oldu. Ayrıca medyada eğitimli çalışanın az bulunmasından dolayı da böyle bir kayıp söz konusu oldu. Böylece sektörde kültürsüz, altyapısı olmayan,bu işi eline sadece mikrofon almakla yapacağını zanneden insanlar türedi.


 
 

Tabi ki bunu söylerken bu işin eğitimini almış ve bu işi gerçekten hakkıyla yapan insanları tenzih ediyorum,seninle birlikte.Sonuç olarak bu tip insanların magazin dünyasına girmesiyle birlikte medyanın biraz daha ucuzladığını ve basite indirgendiğini düşünüyorum.

NİL- Kendinizi en çok hangi alanda yeterli buluyorsunuz?

M.ALİ- Sinemada daha çok mutlu olduğumu hissediyorum… Ve de tv kanallarında yaptığım canlı şovlarda, yarışma programlarında… Ama canlı performansımın her zaman bant yayınından daha yüksek olduğunu düşünüyorum. Mesela Çarkıfelek’te çok mutluydum…

NİL- Sanat dünyasında sizin biraz dengesiz olduğunuz söyleniyor. Ama bence bu sizin karakterinizin eğlenceli yanlarından biri, peki Mehmet Ali Erbil bu dengesizliğinden memnun mu?

(gülüşmeler... kahkahalar…)

M.ALİ- Bunu sormayı herkes çok istiyordu ama cesaret edemiyorlardı,daha 3.soruda bu kadar cesaretliysek ileriki sorularda yandık desene.. Şaka bir yana, aslında bunu nasıl yorumlayacağımıza, nasıl adlandıracağımıza bağlı. Buna bir sanatçının içinde ki heyecan da diyebiliriz, coşku da diyebiliriz…Tabi ki buna kendi kimliğimden kaynaklanan bir hiperaktiflik, ya da enerji yüklenmesi de diyebiliriz.İnsanlar bunlara dengesizlik diyebilir,onlara lafım yok.Ancak ben buna içimdeki enerji diyorum ve senin de dediğin gibi ben bu eğlenceli yanımı yani dengesizliğimi seviyorum .NİL- Film sahnelerinde doğaçlama yapılması gerektiğine inanıyor musunuz? Asla doğaçlama yapılmasını istemiyorum diyen bir yönetmenle çalışmanız mümkün olur mu?

M.ALİ- Yönetmene saygı duyarım. Fakat, aldığımız eğitimde doğaçlamanın çok büyük bir payı var, doğaçlamayla insan oynadığı karakterin kimliğini çok daha iyi çözebiliyor. Ben bunu her oyunumda gördüm ve yaşadım. O yüzden doğaçlama fazla aşırıya kaçmadığı sürece her zaman oyuna, filme ya da projeye olumlu bir şekilde yansır. Ben doğaçlamanın bana çok şey kattığını düşünüyorum.

 
 
 

NİL- Anne ve babanızın ayrı oluşu, yatılı okullarda büyümeniz… Bunlar size neler kazandırdı ve sizden neleri alıp götürdü?

M.ALİ- Dersini çok iyi çalışmışsın Nil, çok eski röportajlarımdan bulmuş olmalısın bunları… ?

NİL- Tabi ki çalıştım…

M.ALİ- Vaaaaaaay…

(gülüşmeler… kahkahalar… )

 
 

M.ALİ- Bu konulara girmesek , çok hassas oluyorum bu konularda…

NİL- (Ben sadece sustum)

M.ALİ- Tamam, peki sen kazandın..
Belki de birçok çocuk aynı şeyi yaşadığında kendine ben bunları asla kendi çocuklarıma yaşatmayacağım diye söz veriyor. Ama maalesef hayat dilediğin, beklediğin gibi olmuyor. Yani birçok sürprizlerle dolu,hepsi yaşamın içinde var.O yüzden önemli olan ; yaşamı olduğu gibi kabul edebilmek ,hepsinden mutlu olabilmek,önemli olan bu.

NİL- Küçükken annenizle uyurmuşsunuz hep, hatta öğlenci olduğunuzda bile okula geç kalırmışsınız hep, annenizin yanından kalkıp gitmek, ondan ayrılmak çok zor gelirmiş… Peki annenizi bu kadar çok severken, şimdi ona niye bu kadar uzaksınız? Çocukluğunuzda ki o günleri hiç özlemiyor musunuz?

M.ALİ- Evet önceden doyamazdım anneme… Ama sevgi karşılıklıdır, sevgi bir alış-veriş işidir. O sevgiyi hissettiğim, yaşadığım anlarda tabi ki bende aynı sevgiyi anneme veriyordum; çünkü sevgisini hissedemiyordum.

NİL- Yani artık anneniz sizi, sizde annenizi sevmiyorsunuz öyle mi?

M.ALİ- Annemi bilmiyorum, ama bendeki bu değişimdeki en büyük pay, daha sonraları bu sevgiyi hissedememektir.

 
 

 
 
 
NİL- Baba-kız ilişkilerinde malumunuz en büyük sorun kuşak çatışması… Peki size, bizim zamanımızda şöyleydi, bugünün çocukları çok şanslı dedirtecek kadar neler görüyorsunuz kızlarınızla olan ilişkinizde, yani sizi en fazla ne şaşırtıyor?

M.ALİ- Beni en fazla küçük kızımın çok fazla bilmiş olması şaşırtıyor. Her konuda nerdeyse benimle eş değerde yorumlar yapıyor, bana akıl verdiği bile oluyor, 9 yaşındaki kızımın…

 
 

(gülüşmeler... kahkahalar...)


Samimi söylüyorum bana diyor ki, vallahi babacığım tek eşlilik çok güzel bir şey, bak bana ben hiç kavga ediyor muyum? Ben hiç ayrıldım mı? Ben sıfır ayrıldım, siz kaç kere ayrıldınız baba… 4 yıldır Alican adında bir erkek arkadaşı var Yasmin’in, o yüzden bak babacım ne güzel bir tane bulacaksın, onunla yetineceksin diyor… Bana bunları söylüyor küçük kızım.

NİL- Peki siz ne diyorsunuz bütün bunlara, ya da ne diyebiliyorsunuz? :)

M.ALİ- Öylece dinliyorum ve bakakalıyorum…

NİL- Sadece dinliyorsunuz tabi… (gülüşmeler... kahkahalar... )

NİL- Hastalığınızla ilgili geçirdiğiniz tatsız günlerin ardından ölümden korkuyor musunuz?

M.ALİ- Aslında tam tersine, hastalığımdan sonra ölüm korkusunu tamamen aştım.

NİL- Aptal bir kadınla nereye kadar, ne yapılabilir?

M.ALİ- Bir gün bir yemek yenilir, belki tatlıyı bile yiyemezsin sonra… Yani sadece ara sıcaklarda kalır. Gerçekten tahammül edemiyorsun! Belki de artık yaşla alakalı, biraz zor.Bir ömür asla geçmez,bırak yemek bile zor geçer,işkence gibi.

NİL- Biliyorsunuz ki, artık medyanın da,sinemanın da, tiyatronun da geleceği bizlerin, genç iletişimcilerin, yeni sinemacıların elinde… Bizlere neler öğütlersiniz?
M.ALİ- Öncelikle bu işin eğitimini almamış kişilerin bu sektörde yerinin olmaması gerektiği kanısındayım ve tabiî ki deneyimler çok önemli… Eğitim ne kadar şartsa, gerek tv kanallarında yapacağınız stajlar, gerekse film setlerindeki çalışmalar sizlere çok şey katacaktır. Sanat dünyasının yaratıcı, girişimci, ufku açık, yetenekli insanlara ihtiyacı var, edebiyat yoksunu, dar düşünen insanlara değil.

Hazırlayan : Nilay OLCAY