| |
|
|
|
|
| ....... |
|
|
| |
|
Bir Radyo- Tv Sinema öğrencisinin en büyük hayalidir sevdiği yönetmenle röportaj yapabilmek… Eee birde bu yönetmen Türk sinemasına yeni bir soluk getiren Çağan IRMAK ise…
.Asmalı Konak ve Çemberimde Gül Oya gibi dizilerle adını herkese duyuran genç yönetmen, son .filmi "Babam ve Oğlum" ile Türkiye'de 4 milyon kişiyi deyim yerindeyse “kalbinden” vurdu. Sinema .salonlarında kahkaha ile göz yaşı birbirine karıştı ve filmi izleyipte ağlamayan insan neredeyse .kalmadı.
.Bangır bangır tanıtımlar yapılmadı, sessiz sedasız vizyona girdi, izleyenler izlemeyenlere .tavsiye etti. Ve Türkiye'nin gündemine oturan "Babam ve Oğlum" filmine SİYAD (Sinema .Yazarları Derneği) da kayıtsız kalamayıp tam 6 dalda ödül verdi.
.En iyi Film, En iyi Yönetmen, En iyi Senaryo ödüllerini kucaklayan ve Türkiye'de yeni bir rekora .imza atan Çağan IRMAK ile uzun uğraşlar sonucu piyasa üzerine değil de, kimselerin .konuşamadığı kadar “Sinema” üzerine çok samimi bir sohbet gerçekleştirdik.
.İşte meraklısı için hiçbir yerde okuyamayacağınız dolu dolu bir söyleşi…
|
|
|
|
| |
Size “Evet ben kesinlikle sinema filmi yapmak istiyorum.” dedirten şey ne yada kim oldu?
Diğer filmler, bu filmi adadığım insan, Ömer Lütfü AKAD. Çocuk. yaşlarımda beni sinemanın başka bir yönüyle tanıştırmış bir yönetmendi. O yüzden. geriye dönüp baktığımda beni yönetmen yapan üçleme filmin “Gelin Düğün Diyet”. olduğunu görüyorum. Çünkü çocuk aklıma takılan ilk filmlerdi onlar…
Kamerayı elinize ilk kaç yaşında aldınız?
|
|
|
| |
Küçüklüğünüzden itibaren, unutamadığınız filmler ve idol yönetmenleriniz ?
Türk filmlerinden sevdiğim “Ah Güzel İstanbul” var Atıf YILMAZ'ın yine Atıf Abi'nin hemen hemen bütün filmlerini çok severek izlerim. “Harem'de 4 Kadın” Metin ERKSAN'ı çok seviyorum. Eski ustaların beni daha çok heyecanlandırdığını fark ettim. Günümüzden Reha ERDEM'in filmlerini çok seviyorum. Yurtdışından Newyork Bağımsız sinemasının ve onun kurucularının filmlerini çok seviyorum. John Casevis gibi… Avrupa sineması her zaman çok gözdem. Kuzey Avrupa filmlerini çok seviyorum, özellikle Danimarka, İsveç, Norveç. Çünkü orda çok farklı bir psikolojiyle çıkıyorlar karşımıza, çok kapalı ya da çok kendi içinde yaşayan, çok mutluymuş gibi gözüken ama aslında mutsuz toplumların yaptığı filmler, çok tuhaf bir biçimde çoğunlukla tam aksini bize gösteriyorlar. Çünkü, bir insan sıcaklığı ve sevgi arayışı içindeler. Bu da filmlerine yansıyor. Bana Türk sineması neyi anlatmalı? diye sorduklarında, şöyle cevap veriyorum;
İran sinemasına baktığımızda onlar Doğulu bir ülke olduklarını kabul ediyorlar ve filmlerini bu kumaşla ortaya çıkarıyorlar. Avrupa, Avrupalıyız diye ortaya çıkıyor. Ama mesela Türkiye'de bütün bu kavramlar yani, sapla saman birbirine karışıyor. Ülke olarak sinema da bir duruşumuz var mı? Biz ülke olarak kafası karışık bir ülkeyiz. Sinemamız da kafası karışık bir sinema olmamalı. Ama bu kafa karışıklığını benimsemiş bir sinema olmalı ve bunu anlatmalı diye düşünüyorum. Bunu kabul ettiğimiz zaman olacak gibi geliyor ileride…
“Duvara Karşı” filminin yönetmeni Fatih AKIN ve ödüllü yönetmen Ferzan ÖZPETEK… Bu iki yönetmenimizin çizgisini nasıl buluyorsunuz ?
Bu iki yönetmeninde kendine has bir seyirci kitlesi var. Genellikle şu var aramızda, hepimizin peşinde koştuğu hikayeler farklı, tabi ki onların sinemasını da çok seviyorum ama yaptığımız işler itibariyle ortak bir noktada buluştuğumuzu düşünmüyorum. Herkes bu sinemanın içinde ayrı bir renge sahip. Benimde onlara farklı gelen bir rengim olduğunu düşünüyorum. Zaten böyle olması güzel. Sinema rengarenk olmalı. Onat KUTLAR'ın deyimiyle “Sinema bir şenliktir” der ya hep… Öyle bir şey…
Hani okullarda bize hep öğretilen sinema akımları vardır ya, sizin sinemanıza da yansıyan akım hangisi?
İtalyan Yeni Gerçekçilik'ten tutunda, Dışa Vurumculuk akımına kadar… Bunların tabi ki yansımaları oluyor, belki de farkında olmadan oluyor. Gölgeleri, ışığı kullanma biçimim, oyuncuları yönlendirmem de özellikle “Babam ve Oğlum” da daha gerçeğe, belgesele yakın bir şekilde oyuncuları yönetiyorum. Bu da benim İtalyan Yeni Gerçekçilik akımından etkilendiğimi gösteriyor. |
|
|
| |
Ben özellikle gerilim sahnelerinde Dışa Vurumculuk akımını çok fazla kullandığınızı. düşünüyorum...
Evet özellikle “Mustafa Hakkında Her Şey” de vardı. Bunu birilerinin. görmüş olmasına çok sevindim. Çok sağolun...
(Gülüşmeler…)
Mesela bu sahneleri çekerken Alman akımına bir gönderme yapsın diye çekmedim,. içimden öyle geldiği, o sahneyi öyle anlatabildiğim için çektim. Şuna asla. inanmıyorum,. sinemada artık anlatılacak hikaye kalmadı deniliyor, çok yanlış. buluyorum bunu. Amerika yeniden keşfedilmez diyorlar, sinemanın anlatım olanakları. artık tükendi diyorlar. Ama gerçekten böyle bir şey olsa da, yani sinema da her şey. tükense bile biz tükenmemiş gibi davranalım. Çünkü böyle böyle doğruyu. bulacağımıza inanıyorum. |
|
|
| |
Çağan IRMAK izleyicileri, Çağan IRMAK sevenler en azından bir bölümü “Mustafa Hakkında Her Şey” filmini pek sevmedi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz, neden sevmediler sizce?
Kabul ediyorum bunu." Mustafa Hakkında Her Şey" filmi seyirciyle kolay empati kurmayı reddeden bir filmdi. O andaki duruşum itibariyle Asmalı Konak gibi çok popüler bir diziyi yönetmiş olduktan sonra böylesine kişisel bir filmi tercih etmem biraz kafa karışıklığı yarattı. Hak veriyorum insanlara. Onlarda kafalarında beni nereye oturtacaklarını bilemediler. İnandığım şey aslında etiketlerle yaşamamak. Ama benim sinemamın –tabi eğer varsa böyle bir sinema - benim seyircimin de beni oturtacağı yer zaman içerisinde yavaş yavaş şekillenecek. Eskiden olsaydı burada feveran eden, çok üzülen bir Çağan IRMAK görebilirdiniz. Ama artık daha sakin kafayla düşünmeye çalışıyorum ve zamana bırakıyorum. Her şey yerli yerine oturacak kafalarında. Onlar da benim kafamda oturacak, birbirimizi tanıyoruz, tanımaya devam edeceğiz. Belki bundan sonraki filmimi de sevmeyecekler. Ben 100.000 seyirciyi de 4.000.000'a yaklaşmış bir seyirciyi de görmüş bir yönetmen olarak artık her şeye hazırlıklıyım. (Gülüşmeler…)
İyi niyetli, özenli, samimi, kendine özgü, yaptığı işe kendini veren, detaycı, zeki, zeki insanları seven, yüzünde gülümseme hiç eksik olmayan, duyarlı, eleştirilere çok fazla kafayı takan ve başka yerlere giden bir yönetmenmisiniz? Tespitlerim doğru mu?
Bunları nasıl tespit ettiniz bilmiyorum ama söylediğiniz her şey gerçek herhalde, yani bende öyle düşünüyorum. Ya aslında o kadar da kafama takmıyorum eleştirileri artık. Eleştirilenin de, eleştireninde çok aceleci davranmaması gerektiğini düşünüyorum. İki tarafta acele etmeyecek, öylelikle doğru yolu bulacağız aramızda. Çünkü ben ortaya sinemacı olarak çıkmadım. Aslında çocukluğumdan beri sinemacıyım ona bakılırsa, ama bir sinema filmiyle değil de televizyonun yardımıyla çıktım. Kafa karışıklığının nedeni burada. Çok alakasız ama beni reklamcı zannedenler bile var.. Açıkçası içsel olarak yanlış tanınmaktan ziyade, yaptığım işler olarak ta yanlış tanındım bir süre. Reklamcı değildim reklamcı dediler, sadece televizyoncu dediler...
Bilirsiniz televizyonun getirdiği bir takım kurallar vardır; peki ben televizyoncuysam, neden bu kuralları kabul etmedim. Neden televizyona iş yapmak varken, kafa yorup kendi senaryoları mı yazayım ki… Burada kimse kusura bakmasın, mütevazi davranmayacağım. Çünkü ben kendi projelerini kendi yaratan bir yönetmenim. Çok merak ediyorum; insanların tabiriyle televizyonculuktan gelmemiş olsaydım, o zaman ne olacaktı insanların benim için düşünceleri? Televizyon aslında insanların düşündüğü gibi kötü bir şey değil, yurtdışında festivale gelen filmlere baktığımız zaman, aslında ilk işini televizyona yapmış yönetmenlerin anlatım açısından iyi bir yol kat ederek oraya gelip, ödüller aldıklarını görüyoruz.
Televizyona yapılan işlere değer vermek başka, ama televizyon sizin için önemli bir pratik. O sizin için yapmamanız gerekenleri gördüğünüz bir nokta oluyor bir yerden sonra. Varsın ben televizyona bir şeyler yapayım, siz bunları görmeyin önemli değil. Benim her zaman sinemam önemli. Eğer ki sinemada gişe başarısının peşinde olan bir yönetmen olsaydım, televizyonda seyircisini çoktan garantilemiş bir dizinin, milyonlarca seyircisini elimin tersiyle itip de çok popüler bir sinema filmini çekmeyi reddetmezdim. Eskiden bunlara çok üzülüyordum, ama artık üzülmüyorum… İnsanların bir şekilde bazı şeyleri gördüğüne inanıyorum.
(O dönemde Asmalı Konak dizisinin yönetmenliğini Çağan IRMAK yapmıştı ancak sinema filminin yönetmenliğini Abdullah OĞUZ yapmıştı)
“Bana Old and Wise'ı Çal” ve “Günaydın İstanbul Kardeş” bu iki filmde de radyocuların hikayesi anlatılıyor bu bir tesadüf mü yoksa anlatmak istediğiniz onlarmıydı ve yine bu iki film de de “Benim için bir şeyler yapmalısın” ana fikri var, bunu biraz açıklar mısınız?
Aslında iki radyo filminin üst üste gelmesi biraz rastlantı oldu. “Bana Old and Wise'ı Çal” bir kısa film senaryosu değildi. Ben o dönemlerde 16 tane Alacakaranlık kuşağı türünde hikayeler yazmıştım. Onları ancak şu anda hayata geçirebiliyoruz. O zamanlar içlerinden en düşük bütçeli filmi alıp asistanlıktan kazandığım parayla çekmiştim. 1997 senesinde. “Günaydın İstanbul Kardeş” ise beni ilk senarist ve yönetmen yapan film oldu.
|
|
|
|
|
| |
“Babam ve Oğlum” filminin yüksek bütçeli popüler sinema filmi olmamasına rağmen 11. haftada bile kapalı gişe oynamasının sırrı ne ?
Bir anlamda çok basit bu sorunun cevabını vermek, bir anlamda da çok karmaşık. Belki insanlar böyle bir filme çok uzun zamandır ihtiyaç duydular, belki kendi hayatlarından bir şeyler buldular, belki Ege'de geçen bir film olması onları çeken bir nedendi… Aslında “Babam ve Oğlum” benim ilk yazdığım senaryolardan biridir, bunlar hep sandıktan çıkıyor zamanla. Belki ben zamanla farkında olmadan yaptığım işlerle biraz biraz kirlendim ki, o senaryo çok eskide temiz kaldığı için bugün bu kadar insanı çekti. Valla aslında bilmiyorum, bu sorunun cevabını tam olarak bilsem bütün filmlerim iş yapardı…
( Gülüşmeler…)
| |
|
“Babam ve Oğlum”un senaryosunu 20'li yaşlardan önce yazdığınızı söylemişsiniz, .kolilerin .içinde yıllarca taşındığını söylediğiniz bu senaryoyu geçen yıl çektiniz. Eminim zamanını .beklediniz ama, “Çemberimde Gül Oya” bu senaryoyu tetikledi mi? Dizi'nin sonuyla filmin başı, .darbe olayları…
Evet çok haklısınız orda tetikledi. “Çemberimde Gül Oya” aslında 2000 yılında .yazdığım bir senaryoydu. Aslında biz “Babam ve Oğlum” filmini çektiğimiz sene başka bir .hikayeye başlayacaktık. Ama çok büyük tartışma koparacak, kendi içinde çok tartışılacak bir .filme ben enerji olarak kendimi hazır hissetmiyordum. Artık yorgundum ve dedim ya o hep .savunma modundan kurtulup herkesin beğenebileceği bir film yapmak istedim. Sonra .“Babam ve Oğlum” un varlığını bile unuttuğum bir noktada oradan bir sahne aklıma geldi ve .senaryoyu elime aldım ve üzerinde çalışmaya başladım.
.Tetiklemiş olabilir ama aslında bunlar çok hesaplanmış şeyler değildi yani benim önümde .şimdilerin tabiriyle bir kariyer planlaması yok. Bundan sonra bunu yapayım, ondan sonra da .bunu yapmalıyım. Hiç hayatımı öyle yaşamadım aslında o an içimden ne geldiyse onu yaptım. .Belki de kader dediğimiz şeyin tarifi tam olarak bu…
|
|
|
Son filminiz vizyona girdikten, seyirciyle buluştuktan sonra ve onlardan bir feedback aldıktan sonra izleyenlerden size gelen en güzel yorum neydi, sizi en çok etkileyen…?
Genellikle bu filmin onların yaşamına yansıyan yerleri çok etkiledi. Baba-Oğul, Anne- Oğul, Baba-Kız ilişkilerinde küs olduğu, dargın olduğu ve bu film sonrasında barışan insanlar olduğunu öğrendik bize gelen mektup ve e-mailler aracılığıyla. Yorumlardan çok olayın yaşama yansıması çok etkiledi bizi. Çok mutlu oldum gerçekten. Düşündüğünüzde bir senaristin ve yönetmenin alabileceği hiç bir ödül bunun karşılığı değil.
Sizin için yaptığım röportajlardan birinde, bir kadın izleyici, filme sadece adını çok beğenip geldiğini, ve filmde "baba" kelimesi geçen her sahneden etkilendiğini söyledi. Öyle şeyler yapıyorsunuz ki, bazen tek sözünüz, filme koyduğunuz tek nota bile insanları hiç sanmadığınız kadar etkileyebiliyor. Bunu bir sorumluluk olarakta görüyormusunuz?
Aslında zor bir soru. Mesleğimin özünü soruyorsunuz bana; bir sanatçının sorumluluğu varmıdır?, olmalımıdır?, bunlar yıllardan beri tartışılan şeyler… Bu soruya çok açık bir cevap vermek gerekirse; Evet o sorumluluğu fena bir şekilde hissediyorum hem de, ensemde hissediyorum. O yüzden korkuyorum. Ama bu sorumluluk sizi kısırlığa da götürüyor aynı zamanda. Bundan sonra yapacağınız filmi yapamamak durumuna geliyorsunuz o denli. Ama ben bu sorumluluğun dışında şunu da biliyorum ki, kötü filmler de yapabilirsin, seyircinin asla gitmeyeceği filmler de yapabilirsin, bundan da korkma, o da senin hikayen, hayatın o yönü de var, onu da görmek lazım. Çok sevdiğim bir yönetmen abim, yani eskilerin tabiriyle zamanında kapı pencere kıran, rekor kıran bir filmi yapmış bir yönetmen abim, bana arkadaşlarıyla haber yolladı: “Çağan şu anda benim bir zamanlar hissettiğim noktada, ama sakın hiç bir şeyden korkmasın, çekinmesin, bundan sonraki filmini hiç bir şey düşünmeden yapsın, yeter ki yapsın yoksa benim gibi 4-5 sene ara vermek zorunda kalır.” O yüzden onun da söylediklerini düşündüğüm zaman ben gene bu yaz bir film yapacağım, bu film başarısız olursa, seyirciyle buluşmazsa hiçte kendimi üzmeyeceğim, ölüm yok ya ucunda, çalışmaya devam edeceğim. Ben sinemaya ve hayata böyle bakıyorum. Beni kabul ettikleri yere kadar varım. Çünkü ömrüm budur zaten. Daha fazla kalıcı olabilmek için, daha fazla daha çok çalışabilmek için ekstra bir şey yapmamalıyım. Demek ki benim maceram buymuş, burada bitiyormuş bunu kabullenmeliyim diye düşünüyorum.(Bahsedilen kişi 1996 yılında çekilen "Eşkıya" filminin yönetmeni Yavuz TURGUL)
Yaptığınız son iki sinema filminde de, filmlerin özeline indiğimizde iki erkek hikayesinin anlatıldığını görüyoruz. Son iki filmde de iki kadın karakter ölüyor ve anneye duyulan güven ve erkekler arasında hesaplaşma temaları çıkıyor karşımıza.. Değinmek istediğiniz noktalar bunlar mıydı?
Aslında sorunun cevabı sorunun içinde gizli. Ben erkek dünyasını anlatmayı seviyorum. Çünkü hissettiğim o kavga hali, iktidar hırsı hali, bir erkek olduğum için bunu anlatıyorum. Öte yandan, bir kadının ölümü iki filmde de bir sürü şeyi allak bullak ediyor; kadınlara ne kadar ihtiyaç olduğunu anlıyoruz. Aslında gerçek iktidar görünmeyen bir şekilde kadınların elinde. Biz Anadolu denen bir coğrafyada yaşıyoruz. “Ana- dolu” Yani o yüzden bu birbirine girit halde. Bir yerden sonra fark ediyorsunuz ki aslında ne kadar edilgen bir kadın bile olsa, güçler yine onun elinde oluyor. Çok yaşamsal bir şey bu. Evlerimizde bile her zaman görürüz bunu. Baba evde reisim diye geçinir ama anne bi göz kırpar tamam sizin işiniz hallolmuştur aslında o anda.
(Gülüşmeler…..)
Ne acıdır ki, Türkiye yakın tarihiyle pek barışık bir ülke değildir. 12 Eylül 1980'de yaşanan darbeden sonra bir takım insanlar o dönemleri bizlere hep unutturmaya çalıştı. Oysa ki bu olay kara bir leke olarak tarihe geçmiştir. “Çemberimde Gül Oya” dizisi ve “Babam ve Oğlum” filminde olduğu gibi tarihsel dönemlere eğilmeniz çok güzel ve iyi bir tutarlılık taşıyor. Böyle dönemlere yoğunlaşmanızın nedenini sizden öğrenebilir miyiz?
Yakın tarihi hatırlamak istiyor muyuz? İstemiyor muyuz? Bunu soralım kendimize. “Çemberimde Gül Oya”da başından beri var olan bir Alzheimer hastalığı vardı Sema'da yani Yurdanur'un annesinde. O çok bilinçli bir seçimdi hikayenin başından beri. Sonuçta o bir Türkiye özeti olacaktı ;
" - İşte unutmak istedin, unutmak istediğin için unuttun. Sonra küçük bir çocuk çıktı ve dedi ki, unutma, hatırlat sen anlat. "
Haşadır bu anlatmak bana düşen bir şey değil ama gerçekten beni etkileyen günlerdi o günler. Bir de çoğunlukla iki hikayede de o döneme ait bir yüzeysellikte söz konusu, çokta fazla derinliğine inemezsin. Bu inemememin nedeni, aslında o yıllarda yaşamış bir çocuk olmam. Yani bilinçli bir inememek, onun gözleriyle bakmış olmak. Beni etkilediği şekilde insanlara sunmak. Hakikaten çok klasik cümleler var bununla ilgili “Nerden geldiğini bilmeyen, nereye gideceğini de bilemez.” derler ya çok doğru tabi. Geçmişimiz kendimiz kadar önemli. Bir de şu var tabi ki; o günlere dair bir acı, bir yara mı var? Kaçmaktansa, bunun üstüne gitmek çok daha doğru olur diye düşünüyorum. Belki çok üzücü olur ama, bir kere daha acır ve biter.
|
|
| |
Yaptığım her iş benden izler taşır diyorsunuz ya hep, “Mustafa Hakkında Her Şey” filminde kendinizi Mustafa ile özdeşleştirdiğiniz konuşuldu, bu doğru mu? Ve "Babam ve Oğlum" filminde bir karakterle kendinizi özdeşleştirmiş miydiniz?
Maalesef öyle. Mustafa'nın bende olan kısımları şunlardı; Bazı şeyleri çok kafaya takması, paranoyak olması, öfkeli olması. O dönemler hep öyle duygularla yaşıyordum çünkü 22-29 yaş arasında 29'a kadar ne yapacağımı kendimde bilmiyordum, hayatın neresinde olmam gerektiğini de bilmiyordum. Nasıl işler yapmalıyım, senaryolarımı nasıl yazmalıyım, bunları düşündüğüm için bu beni öfkeli kılıyordu, paranoyak kılıyordu, hayata dair çok büyük bir teenage öfkesiyle dolduruyordu ki teenage öfkesi en tehlikeli öfkedir.
|
|
|
|
Mesela ben “Bana Şans Dile” filmini neredeyse ergen bir çocuğun öfkesiyle yaptım. Bu yüzden o filmde çok büyük bir yanlışa yuvarlandım."Mustafa Hakkında Her Şey" o anlamda bir özür dileme filmiydi. “Babam ve Oğlum”da ise özdeşleştirdiğim karakter küçük çocuk değildi ama etrafındaki karakterler benim hayatımdan insanlardı. Aslında bu filmde hiçbir karakterle kendimi özdeşleştirmedim. Sadece öyle bir çiftlikte doğup büyüdüm, çok iyi biliyordum o hayatı, o insanları çok iyi tanıyordum. O yüzden hep özdeşleştirmiş gibi geldi ama değil.
Elde etmeye çalıştığınız sizin olsun diye uğraştığınız yada rekabet edip yarıştığınız neler oldu hayatınızda? Örneğin Sinan Çetin'e kızıp yönetmenliğe asıldığınızı söylemişsiniz bu doğru mu?
Sinan ÇETİN ‘e öğrenci filmlerimi izletmiştim. O da hiç beğenmemişti. İyiki de beğenmemiş sağ olsun. Mesela beni Sinan Abi'nin asistanı olarak biliyorlar ama öyle bir şey hiç olmadı.
Türk sinemasının günün birinde endüstri haline gelebileceğine inanıyor musunuz? Siz bunun için neler yapıyorsunuz?
Ben Türk sinemasının bir endüstri haline gelmesini istemiyorum ki.
(Gülüşmeler…)
| |
Şaka bir yana evet bir anlamda istiyorum, ama bir anlamda istemiyorum. Endüstri olmasını istememin sebebi bir Kurtuluş Savaşını, böyle büyük prodüksiyonlu bir filmi asla ve asla endüstri olmadan günümüzde çekemeyiz.
Endüstri olmasını gerçekten bütün kalbimle isterim ama ben bu endüstrinin içinde var olmak istemem.
Ben endüstri dışı olarak kalmak isterim. Endüstri ile sanatın yan yana gelmesi çok zor.
Ben sinema sanatını yapıyorum -bilmiyorum yapmaya çalışıyorum-. Ama endüstri olsun çok isterim, insanlar bu işten paralar kazansın ama ben olmasam da olur. Olmaz mı?
Olur... :) |
|
|
Sizce Türk sinemasının önümüzdeki 10 yıl içinde mutlaka tamamlanması gereken eksiklikleri neler?
Ben yapamam belki ama birilerinin oturup şöyle şeylere karar vermesi gerekiyor. Bizim ülkemizde neler anlatılmalı, biz dışarıda nasıl tanınıyoruz, ülke olarak duruşumuz nedir ve bunu nasıl değiştirebiliriz yada insanlara doğrusunu nasıl anlatabiliriz. Mesela ATATÜRK'ün hayatını filme çekmeliyiz! Bunu nasıl çekmeliyiz? Yabancı oyuncularla, İngilizce mi? Bu bile çok büyük tartışmalar koparacak bir konu kendi içinde. Biliyorsunuz ki Amerikalılar dublajlı film seyretmiyorlar, yani bunun gibi bir çok sorular var. Bunları cevaplandırmamız için bir kere komplekslerimizden kurtulmamız gerektiğini düşünüyorum.
Tarihimizde hala çok iyi bir Kurtuluş Savaşı filmimiz yok. Hala bir sürü şeyi anlatamadık. Bunları nasıl anlatabiliriz, yapabiliriz diye düşünmeliyiz. Bunları yaparken soğuk kanlı olmamız gerekir. Her zaman elimize ayağımıza takılan bir kompleksimiz var. Türk yapamaz, Yeşilçam yapamaz, Türk Sineması yapamaz. Bizim yaptığımız filmler seyirciler tarafından "Entellektüel Kültür İkonları" tarafından çok kolay kabul edilmiyor. Ona bakılırsa Fransızlarda, Fransız sinemasını sevmiyor. Bizim her şeyden önce Türk olmak mı? Türkiyeli olmak mı? Önce bu soruların cevaplarını bulmamız gerekiyor. Kendimize güvenmemiz gerekiyor. Ve bu güvenin asla bir ukalalığa dönüşmemesi gerekiyor ve yeniden söylüyorum bunları yaparken komplekslerimizden arınmamız gerekiyor. Bazen Türkiye'de bunu görüyorum ve çok üzülüyorum. Sadece bizim için söylemiyorum her meslekte var bu.
“Bükemediğin eli öpeceksin!” demiş atalarımız ama bu el hiçbir zaman öpülmüyor. Yanlış anlamayın kendimle ilgili hiçbir şey söylemiyorum genellikle gördüğüm şey. Takdir etmek çok zor, ama al aşağa etmek çok kolay. Başkalarının hayallerini gerçekleştirdiğiniz zaman o insan sizden nefret ediyor. Karakter olarak maalesef biraz oturmamış taraflarımız var. Kendimize ait şeyleri itiraf etmekte çok zorlanıyoruz. Biz tembel bir halkız, bunu herkes biliyor, hepimiz biliyoruz. Niye sanki çalışkanmışız gibi davranıyoruz ki? Dünyanın en çok tatil yapan ülkesiyiz bunu yapmamalıyız artık.
Bir de şunu bilmek gerekiyor; Eğer siz ülkeyi eleştiriyorsanız o ülkeyi en çok siz seviyorsunuzdur. Bu güne bugün ülkesini eleştiren bir insan vatan haini ilan ediliyor. Lütfen biraz soğukkanlı olmayı ve her şeyi 2 kere düşünmeyi öğrenelim.
Kendinizle hesaplaştığınızda, muhasebe yaptığınızda eksik olan bir şeyler var mı? Yani bu noktada açık verdim dediğiniz?
Valla ben hayatım boyunca kendimle hesaplaştım ve hatta kendimle hesaplaşmamın yorgunlarından biriyim. Genellikle bütün röportajlarımda kendimle ilgili şeyleri söylüyorum aslında bunu filmlerimde de görebilirsiniz.
Herkes'ten daha iyi yaparım dediğiniz bir şey var mı ve hangi konuda zayıf hissediyorsunuz?
Allah Allah hiç düşünmemiştim yaa... :)
Filmin matematiğini çok çabuk kuruyorum. Açılarını, detaylarını, kamera hareketlerini, o anları, ışığı hesaplamak hakikaten çevremdekilerin söylediği bir şey bu. Şaşırtıcı bir kesinlik ve netlikle oturuyor kafama. Bu konuda iyiyim diyeyim madem böyle bir soru sordunuz. Zayıf hissettiğim zamanlar genellikle film bittikten sonra kendimi çok zayıf hissediyorum.(Vizyona girmeden önce) Çok korumasız, çok ürkmüş hissediyorum . Keşke o anı hiç yaşamasam mesela hiçbir zaman gala gecesi olmasa yada filmin hiçbir zaman ilk günü olmasa. O zamanlarda çok zayıfımdır.
Yurt dışı ile ilgili projeleriniz var mı? |
Hiç yok. Yani birileri bir gün gelip bana film çek derse şöyle bir soru sorarım. Yine kendi hikayelerimi mi anlatacağım? Evet derlerse giderim. Yani Amerika'nın Hollywood'un bana ihtiyacı yok, benimde onlara ihtiyacım yok. Çünkü ben bu ülkede büyüdüm, bu toprağın adamıyım ancak burayı anlatabilirim. Kalkıp ta NewYork'un iş hayatını arkadaşlıklarını zaten anlatamam…
Gişe başarısı bir filmin iyi olduğunu mu gösterir bu bir tartışma konusu ama…
Asla göstermez...
Şunu sormak istiyorum aslında, ülkemizde son yıllarda çekilen filmlerle sinema çok iyi bir çıkış yakaladı. Sizce bunun sırrı ne ? İyi oyuncular mı, iyi yönetmen iyi projeler mi, yoksa seyircinin bilinçlenmesi mi?
1970'li yıllara baktığınızda Türk sinemasının bugün ki gibi müthiş bir seyirci potansiyeline sahip olduğunu görüyorsunuz. 1980 ve benimde devamlı anlattığım dönemde yaşanmış şaşırtıcı olumsuz değişim insanları sinemalardan kopardı, farklı noktalara geldik. Bir sürü şeyler oldu. Şimdi ise o zamanı atlattık. TV eskiden sinemaya büyük bir geriye ket vurmuştu. Ama derken derken yine sinemaya alıştık. Sinemayı hiçbir şey öldürmeyecek. Belki zaman zaman gerilediği veya ilerlediği dönemler olabilir ama o kompleksi kırma , yıkma noktalarına yavaş yavaş gelmiş bulunuyoruz. Artık evet Türk Sineması da yapabiliyormuş sesleri de çıkmaya başladı. Türkler yapamazın yanı sıra...
| |
|
Başarılı bir insanın isteyebileceği her şey var sizde, bundan sonrası için hayattan beklentileriniz nelerdir? En büyük hayaliniz ne?
Valla en büyük isteğim kendi hikayelerimin, kendi istediğim şartlarda, istediğim oyuncularla, istediğim imkanlarla çekebilmek. Sadece bunu istiyorum. Zaten bunu yaptığım zaman her şey çözümlenmiş oluyor. Zaten bu amaç için yaşıyorum. Ödül alayım, falan filan böyle bir derdim yok. Yeter ki istediğim şeyi istediğim gibi yapabileyim. En büyük idealim bu.
Şu anda en çok istediğim şey bu yaz ‘ULAK' isimli sinema filmimi çekebilmek. Çok iyi şartlarda çekebilmek. O bitecek başka bir şeyi isteyeceğim. Çünkü bana o istek film yaptırıyor. Özel bir TV kanalı için ‘Kabuslar Evi' diye bir film kuşağı yapıyoruz. İlk etapta Korku Filmleri gibi görünüyor ama bütün hikayeler yalnızlık üzerine anlatılan hikayeler. Ve çok duygusal şeyler var içinde.
Hepsi Türkiye'de yaşanabilecek ve bir Türk'ün yaşayabileceği ve finalinde de mesela öyle bir hikaye var mıydı, oldu mu yoksa, bunu karakterler mi yarattı, sorularıyla baş başa kalıyor seyirci. Hani bir ayağı çok gerçek, bir ayağı çok fantastik. Her bölümde farklı oyuncular farklı hikayeler olacak. Böyle bir işe girişiyoruz ve yazında dediğim gibi ULAK var.
|
|
Biraz “ULAK”tan bahseder misiniz
?
“ULAK”ın aslında anlatılacak bir konusu yok, seyretmek lazım.
Kesinlikle seyredeceğiz. (Gülüşmeler…)
Şunu söyleyebilirim ama “ULAK”ta seyirciyi korkutmak niyetinde değilim, ürpertmek niyetindeyim. Korkmakla ürpermek arasında çok büyük farklar var. Korktuğunuz şeyi unutabilirsiniz o anlık bir şeydir ama ürperti sizi düşünceye sevk eden bir şeydir. İnsanları ürpertmek istiyorum ve bunu çok farklı bir yöntemle yapmak istiyorum. İnşallah yapabilirim. Aslında film bittiğinde anlatılan hikayenin bir anlamda politik bir hikaye olduğunu fark edecek seyirci. Ülkeyle ilgi bir korku duyacak seyirci ama kumaş olarak tamamen fantastik bir hikaye . Hortlakların falan ortada cirit attığı bir film olacak.
Peki Türkiye'de korku filmi yapılmaz diyen insanlara ne diyorsunuz?
O kadar korku filmi yapmadığımız için bu sorunun cevabını bizde bilmiyoruz. Bakalım göreceğiz…
“ULAK” ile göreceğiz o zaman?
İnşallah. Bakalım.
(Gülüşmeler…)
| |
Peki oyunculuk seçimlerinizi nasıl yapıyorsunuz, bu konuda kıstaslarınız neler?
Sadece, bir imajla yaşamayan oyuncuların peşinde koşuyorum. İmaj dediğin bilmem neredeki adam, bilmem kimin bilmem kimi, şu dizideki Hasan yada şu polemiğin Fadimesi…
Oyunculuk dışında üzerine başka giysi giymiş insanlarla çalışmak istemiyorum.
Çünkü benim yarattığım karakterlerde inandırıcı durmuyorlar.
|
|
|
Son olarak bildiğiniz gibi artık meydanın, tiyatronun ve sinemanın geleceği de biz genç iletişimcilerin, yeni sinemacıların elinde… Çok başarılı işlerin altına imza atmış bir yönetmen olarak bizlere sizden daha başarılı olabilmemiz için neler öğütlersiniz? Gerçi biz gençler nasihatları pek sevmeyiz ama:)
Nasihat değil ama tek bir şey söyleyebilirim. Bunu yapmayı gerçekten istiyor musunuz?
Evet istiyorum demek cevap bile değil.
Bunu gerçekten çok istemeniz lazım.
Cebinizdeki son parayla mesela filme gitmek yerine maça gidiyorsanız hemen bırakın bu işi yapmayın!
Cebinizdeki son parayla DVD alıp iyi bir film seyretmek yerine ‘çok açık sözle söylüyorum' gidip karnınızı doyuruyorsanız yine o işi bırakın.
Yani sinema sizden hayatınızın her anını, her şeyini istiyor.
Bunu verebilecekseniz bu işi yapın.
Ben kendi içimdeki sinema sevgisini anlatacak kelime bulamıyorum.
Başarılı mıyım? Tartışılır. İyi miyim? Tartışılır.
Eğer sizde bu kelimeleri bulmakta zorlanıyorsanız bu işi yapın. Çünkü sinema bulamadığınız kelimeleri aramak demektir. Onu aramak için sinema yapın…
Bu yoğun günlerinizde bize vakit ayırdığınız ve samimi sohbetiniz için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim, çok güzel vakit geçirdim.
Nilay OLCAY
|
| "BABAM VE OĞLUM" FİLMİNİN KAMERA ARKASI GÖRÜNTÜLERİNİ İZLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ... |
| |
| "BABAM VE OĞLUM" FİLMİNİN FRAGMANINI İZLEMEK iÇiN TIKLAYINIZ... |
| |
| Yönetmen'in resmi web sitesi: |
|
|
| |